okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün36
mod_vvisit_counterDün471
mod_vvisit_counterBu hafta1319
mod_vvisit_counterBu ay36
mod_vvisit_counterHepsi1643914

Kimler Sitede

Şu anda 7 ziyaretçi çevrimiçi

Atasoy Müftüoğlu'nu Nasıl Okumalı? (II)

Kendisiyle sohbetimizde Müftüoğlu yedi güzel adam adıyla maruf Mavera havzasından ayrılmasıyla ilgili dört hususa işaret ediyor. Ertuğrul Bey’in kitabında üç madde olarak sıralanmış.(9) Bunlardan birincisi sanat ve edebiyatın işleviyle ilgilidir. Müftüoğlu sanatın ve edebiyatın kendi zamanına tanıklık etmesi (tabiri caizse savaşa katılması) gerektiğine dikkat çekerek Nizar Kabbani’yi örnek gösterir. “Lale devri edebiyatı” yapmanın lüzümsuzluğuna dikkat çeker. Nasıl ki Nizar Kabbani şiiriyle savaşa müdahil olduysa biz de öyle yapmalıyız der. Bu uyarısı karşısında merhum Rasim Özdenören “ fizik hakkında konuşacak birinin iyi bir fizikçi olması gerekir” diyerek kendine mahsus çelebi üslubuyla Atasoy Bey’e edebiyatçı olmadığını hatırlatır. Edebiyatı, dünyayı daha insani,daha adil,daha güzel daha kültürlü kılma çabası olarak,evrensel varoluşun ruhu olarak anlamalıyız (10) derken Müftüoğlu yaşadığı zamana sözü güzel ve hikmetli söyleyerek tanıklık etme derdindedir. “Sanat,edebiyat,hikmet ve felsefeyle kendi inanç,kültür,siyaset dünyamızda karşılaşabileceğimiz baskılara, bağnazlıklara, ufuksuzluklara karşı bir engin gönüllülük kazanırız” diyerek bu tanıklığın çerçevesini de belirlemiş olur. Akif’in doğrudan hayatın içinden aldığı örnekleri şiirine konu edinmesi, hayatı şiirle anlamaya-anlamlandırmaya-eleştirmeye çalışması,önerilerini de yine şiirin imkanlarıyla beyan etmesi örneğinde olduğu gibi Müftüoğlu da edebiyat-sanat aracığıyla kendi gerçekliğimizle yüzleşmeyi salık vermektedir.

 

Bir "Pagan Ayini" Olarak Futbol

Yaklaşık yirmi yıl önce yine bir dünya kupası “heyecanı” yaşanırken Umran Dergisi “Din Dışı Kutsallıklar ve Futbol Paganizmi” başlıklı bir dosya ile çıkmıştı okurlarının karşısına.(1) O zamanlar üniversite üçüncü sınıf öğrencisiydim ve futbolun büyüsünün henüz, yeteri kadar, farkında değildim. Türkiye’nin dünya üçüncüsü olduğu bu şampiyonada tabiri caizse yer yerinden oynamıştı ülke genelinde. Ben de herkes gibi bu heyecana ortak olmuştum… Lise yıllarında sahici bir Beşiktaş taraftarıydım. Bütün topçularının adlarını ve mevkilerini bilir, bütün maçlarını izlemeye gayret ederdim. Metin-Ali-Feyyaz üçlüsü, takoz Recep, Şifo Memet, Rıza Çalımbay, müstesna sol ayak Sergen sohbetlerimizin başkahramanlarıydı. Diğer takım taraftarlarının fanatikliğe varan söylem-eylemlerini anlayışla karşılar (çünkü biz de öyleydik) , işin doğasının böyle olduğuna inanırdık o yıllarda. Argo,hem futbolcu hem de taraftar için çok normaldi…Hatta olmazsa olmazdı. Aynı takımı tutanlar, daha önce birbirlerini hiç görmemiş olsalar da, bir vesileyle (örneğin stadyumda ya da kahvehanede maç izlemek için) bir araya geldiklerinde , kırk yıllık arkadaşmış gibi davranırlardı. Bunu da normal karşılardık... Rakip takım oyuncularına ve taraftarlarına hakaret etmek, onları düşman gibi görmek racon gereğiydi. Uymayanları kınar,cemaate (pardon takıma) sadakatinden şüphe ederdik. En galiz küfürleri savuranlar en samimi taraftar olarak nam yapardı. Tuttuğumuz takımı inciten yorumlarla karşılaştığımızda gücümüz yetiyorsa elimizle, olmadı dilimizle, o da olmadı kalbimizle tepki verirdik/buğz ederdik!Futbol hayatın akışına etki eden bir boyuta sahipti bizim için. Özellikle derbi maçlarda “hayat durur”, ”nefesler tutulur” vakitler bu maçlara göre ayarlanır, randevular ona göre verilirdi. Maçın ardından ise kazanan takımın naralar atarak, böğürerek, klakson sesleriyle şehri inletmeleri sıradan bir şey gibi algılanırdı.

 

Kim Yerli? Kim Göçmen? Kim Yabancı ?

Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş ta olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir. Kavimler göçü olarak bilinen olgunun tarihin akışını nasıl değiştirdiği malumdur. Anadolu olarak bilinen üzerinde yaşadığımız topraklar, göç hafızası en güçlü yerlerden biri olarak öne çıkar. Öyle ki buraların göç yolu olmasından mütevellit “köprü metaforuna” meşruiyet kazandırılmıştır. Gelip geçenin çokluğuna, Doğu ile Batı’nın birbirine bağlanmasına işaret eden bu metafor tarihsel bir gerçekliğe işaret etmenin yanında, köprülerin yapay karakteri gereği ilgili ülkeyi/toplumu kimlik-kişilik yoksunu olarak resmetmesi gibi son derece sorunlu bir içeriğe de sahiptir. Ancak konumuz bu olmadığı için burayı hızlı geçiyorum.

Tarih ilminden öğrendiğimiz kadarıyla diyebiliriz ki göçün etkilemediği bir toplum/kültür neredeyse yoktur. Orta Asya steplerinden Latin Amerika’ya, Hicaz Yarımada’sından Endülüs’e, İber Yarımada’sından Afrika ve Hindistan’a kadar göç hareketliliğinin şekillendirdiği küresel bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu gerçekliğin zorunlu sonucu olarak denebilir ki küre ölçeğinde saflığını muhafaza etmiş bir kavim ve kültürden bahsedilemez. Hele ki globalleşme realitesinin (ki eksiksiz bir biçimde burjuva Protestan kültür kodlarını içkindir) neredeyse kemale ermek üzere olduğu bugünkü vasatta artık saf kültür ve kavim iddiası fantezi olmaktan öteye gitmeyecektir. Demek ki insanlık ailesi farklılıklarıyla bir arada barış içinde yaşamaya muhtaçtır. Bunun ötesi kan asaleti, kavim asabiyeti, toprak fetişizmi, kültürel ayrıcalık gibi çeşitli mesnetlere yaslanarak savaşlara-yıkımlara girişmek olur ki, bunun da ne kadar büyük bir buhrana yol açacağını akl-ı selim sahipleri bilir.

 

Geçmişten Günümüze Milli Eğitim ve Kültür Şura'larının Gündemi ve Türk Milli Eğitim Sisteminin Karakteristiği-III

I.Milli Eğitim Şurası adıyla ilk toplantı 1939 senesinde dönemin Milli Eğitim bakanı Hasan Ali Yücel başkanlığında yapılmıştır. Toplantının gerekçesini Yücel şöyle açıklamaktadır: “ Girmiş olduğumuz yepyeni uygarlık yaşamının zorunlu ihtiyaçlarına göre yeniden kurulan ve bütün öğretim derecelerinde gerçekleşmesini asıl görev bellediğimiz Kemalizm ilkelerinden hız alan eğitimimizin, bu kurullardan elde ettiği yararları göz önünde tutan Büyük Millet Meclisi, kültür meselelerini Maarif Şurası adıyla toplanacak yetkili bir kurula incelettirmeyi yasal bir zorunluluk ile icra makamlarının sorumluluğuna bir ödev olarak vermiştir.” (1) Şuranın toplanış amacı hakkında dikkat çeken başlıklar şöyle sıralanabilir:

1- Köylerdeki ilköğretim işlerine ağırlık verilmesi

2- Köy öğretmenliği için kaynak olarak köylü çocuklarının alınması

3- Üç sınıflı köy okullarının beş sınıfa çıkarılması

4- Köylerde öğretmen açığının eğitmenlerle giderilmesi

5-Köylülerin katkısıyla az masraflı köy okullarının açılması

6- Vatandaşlık bilincinin ve Cumhuriyet Devrimi felsefesinin topluma eğitimle kazandırılması

7- Türkçenin bilim dili haline getirilmesi

 

Atasoy Müftüoğlu'nu Nasıl Okumalı?(I)

Taşralı toplumlarda partizan bir böcek bir düşünürden daha değerlidir. (Atasoy Müftüoğlu)

Zihinsel ve fiziksel konformizmin (ki bunlar birbirini tamamlar) anaforunda debelenen toplumlar sahih bir değişimin faili olamazlar. Böyle toplumlarda ilmi/entelektüel sorumluluk ve celadet sahibi olanlar ya kriminalize ve terörize ya da ademe mahkum edilme riskiyle karşı karşıyadırlar. Statüko belirleyicidir çünkü...Çıkarlarını statükonun devamında görenler değişimden nefret ederler. Bilirler ki değişim öncelikle kendilerinin rahatını kaçıracak/ huzurunu bozacaktır. Bu nedenle bütün güçleriyle direnirler… Ellerinin altındaki enformasyon araçlarını/bilgi üretim mekanizmalarını en etkili şekilde kullanarak statükonun değişmesi gerektiğini söyleyenlerin güvenilmez kişiler olduğuna kamuoyunu ikna etmek isterler. Çünkü mühim olan hasımlarının (statüko karşıtlarının) hor ve hakir kılınması, zillete düçar edilmesidir. Bu uğurda yapılan her eylem meşru ve makbuldür. Muhalif olanların etiketlenmesi, yaftalanması, insan içine çıkamaz hale getirilmesi için oldukça sistematik ve örgütlü bir propaganda yürütürler. Yakın çevrelerinde mebzul miktarda aparatçik ve trol bulunur. Bunlar manipülasyon üstatları olarak maaşa bağlanır ve ihtiyaç duyulduğunda cepheye sürülür. Maruz kaldığı enformasyon sağanağı nedeniyle zihinsel teşevvüş yaşayan toplum neyin iyi neyin kötü,neyin hayır neyin şer ,neyin faydalı neyin zararlı olduğunu idrak edebilecek yetkinlikte değildir artık. Erk sahipleri tarafından ahmaklaştırılmışlardır çünkü… Dolayısıyla propaganda memurlarının tezviratları (resmi yalanları) hakikatmiş gibi algılanır. İlmi/entelektüel sorumluluk sahibi çok az insan/lar toplumu içine düştüğü bu girdaptan kurtarmak için büyük riskler alarak öne çıkar ve fakat en ağır darbeyi kurtarmak istediklerinden yer… Statükonun devamını konforlu istikballeri için zaruri görenler değişimin tehlikeli bir şey olduğuna toplumu inandırmış, ilmi/entelektüel çabanın ciddiye alınmaması gerektiğine ikna etmiştir. Tam bu noktada iki seçenek belirginleşir. Ya reel duruma teslim olup ilmi/entelektüel çabayı yadsıyarak zihinsel konformizmin tadını çıkarmak(!) ya da bütün riskleri göze alarak hakikati temsil ve tebliğ etmek…

 

Geçmişten Günümüze Milli Eğitim ve Kültür Şura'larının Gündemi ve Türk Milli Eğitim Sisteminin Karakteristiği-V

VI.Milli Eğitim Şurası 18-23 Mart 1957 tarihleri arasında dönemin Milli Eğitim Bakanı Ahmet Özel başkanlığında Ankara’da toplanmıştır. Şuranın gündemi;

1- Mesleki ve teknik öğretim

a) Erkek teknik öğretimi

b) Kız teknik öğretimi

c) Ticaret öğretimi

2-Halk eğitimi

Türkiye’nin çok partili hayata geçişiyle beraber kalkınma-büyüme-gelişme odaklı eğitim stratejisinin bu şurada da devam ettiği görülmektedir. Ticaret öğretiminin müstakil olarak yer alması yeni Türk burjuvazisinin oluşturulması amacına matuf olarak okunabilir. Diğer şuraların satır aralarında işaret edilen halk eğitiminin ana gündem maddesi olması ise dikkat çekicidir. Marshall yardımlarıyla farklı bir boyut kazanan Türkiye-Amerikan ilişkilerinin eğitim-öğretim alanındaki izdüşümleri de görülmeye başlayacaktır. Bu şurada yabancı uzman raporlarının oldukça etkili olduğu söylenebilir. Özellikle ICA, UNESCO, ILO,FORD VAKFI gibi kuruluşların hazırladıkları raporlar şuranın aldığı kararlarda etkili olmuştur. Denebilir ki ABD yardım yaptığı ülkeyi her anlamda daha yakından tanımak ve böylece yapacağı yardımın takip ve denetimini sağlıklı yürütebilmek için eğitim-öğretim hayatına doğrudan müdahil olmuştur. Üniversitelerimiz de bu süreçte Avrupa’nın (özellikle de Almanya’nın) idealist felsefi geleneğinin çizgisinden yavaş yavaş çıkarak Amerika’nın ampirik-pragmatik ve kapitalist bilgi sisteminin etkisi altına girecektir. 1950’li yıllarda kalkınma paradigması doğrultusunda Karadeniz Teknik Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi gibi bölgesel kalkınmayı harekete geçirecek üniversiteler kurulacaktır. (1) Bu üniversiteler bünyesindeki iktisadi ve idari bilimler ile sosyal bilimler disiplinleri ampirik-pragmatik-kapitalist yaklaşıma göre dizayn edilecektir. Örneğin Atatürk Üniversitesi’nin kuruluşunda ABD’nin bölgesel kalkınma amaçlı kurduğu Nebraska Üniversitesi model alınacaktır. Böylece Atatürk Üniversitesi aracılığıyla Türkiye, Amerikan üniversite sistemiyle de tanışmış olacaktır.  

 

Geçmişten Günümüze Milli Eğitim ve Kültür Şura'larının Gündemi ve Türk Milli Eğitim Sisteminin Karakteristiği-IV

Bir önceki yazımızı IV. Mili Eğitim Şura’sında gündeme alınmamasına rağmen müdürler komisyonu marifetiyle ilk defa 1951’de yedi ilde açılan İmam Hatip Okulları’nın müstakil bir değerlendirmeyi hak ettiği beyanıyla bitirmiştik. Oradan devam edelim. Esasında bendeniz İmam Hatip Okulları’nın ve İlahiyat Fakülteleri’nin misyonunu tamamladığını, kurucularına ve bedel ödeyenlerine vefasızlık etmeden ve bu tecrübeyi yabana atmadan, müfredat içeriğini ve metodolojisini ulus-devlet aygıtının değil, İslami referanslar temelinde inşa edilen “bilgi sisteminin” belirleyeceği bağımsız ve özgün bir model üzerinde çalışmamız gerektiğini düşünüyor ve düşüncemi şöyle gerekçelendiriyorum:

a)Osmanlı’da ulema devlet yönetiminin bir parçasıydı. İlmiye-seyfiye-kalemiye den müteşekkil devlet yapılanmasında ulemayı Şeyhülislamlık makamı temsil ediyordu ve diğer birimler gibi sultana bağlıydı. Bu bağlılık sultan adına Müslüman ahaliyi kontrol altında tutmayı sağladığı gibi medreseler üzerinde de denetim yetkisi veriyordu. Sultanlık makamı şeriatın izin vermediği durumlarda örfi hukuka müracaat ederek hareket alanını genişletiyordu. Yani hukuk iki başlıydı. Bu ikili hukuk sistemi Müslüman zihnin bölünmesinin,yani tevhidi perspektifin zedelenmesinin, sembolü olarak ta okunabilir. İmparatorluk, modernleşmeye karar verdiğinde ne tür adımlar atılacağına ağırlıklı olarak seyfiye (ordu) ve kalemiye(bürokrasi/Enderun) karar verdi. Atılan adımlarının sosyal hayatta meydana getireceği depremi en iyi sezen ulema oldu.Çünkü halka (avama/reayaya) en yakın onlardı. Bu nedenle direndi. Ulemanın direnci kimi zaman seyfiyeyi de yanına çekiyordu. Fakat imparatorluğun aklına rehberlik eden kurum Enderun’du ve Sultanla yaptığı işbirliği neticesinde hem seyfiyeyi hem de ulemayı (Tanzimat aracılığıyla) saf dışı bırakmayı başardı. Ulemanın devlete bağımlı olması ciddi bir sorundu. Medrese 16.yüzyılın sonundan itibaren zaaf belirtileri gösteriyordu. Suhte (medrese talebeleri) isyanları bunun deliliydi. Ayrıca yaklaşık yarım asır boyunca İstanbul ulemasını meşgul eden Kadızadeli-Sivasi kavgası, dönemin İstanbul’unun ne kadar yüzeysel meselelerle meşgul olduğunu gösteriyordu. Ki o tarihlerde dünyada çok radikal değişiklikler oluyordu. Müslüman ahali arasında dinin ancak güçlü bir devlet idaresi tarafından ayakta tutulacağına dair kanaatin oluşmasında ulemanın devlete bağımlı olmasının etkisi büyüktü. Nitekim devlet zaafa düşünce ulema iyice etkisizleşti ve Cumhuriyet, medresenin değil mektebin(yani Enderun’un) perspektifini benimsedi. Şeyhülislamlığın muadili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu ve devlete bağlandı.

Osmanlı’nın modernleşme tecrübesi iki farklı kanattan ilerledi. Birinci kanat II.Mahmut’un öncülüğünde şekillendi ve oldukça radikaldi. Bu kanadı Cumhuriyet döneminde Kemalist çizgi temsil etti. İkinci kanat II. Abdülhamit rehberliğinde şekillendi ve muhafazakardı. Bu kanadı da Cumhuriyet döneminde sağ/muhafazakar çizgi temsil etti. Radikal modernleşmeden yana olan Kemalist havza emellerini gerçekleştirmek için “köy enstitülerini” kurarken, muhafazakarlar “imam hatip okulları” inşa etti. Aslında her ikisi de modernleşme taraftarıydı. Ayrıldıkları nokta sürecin nasıl yönetileceğiydi. Köy enstitüleri fazla yaşayamadı. Çünkü halk bu enstitülere (inanç değerlerine) gereken hassasiyeti göstermediği için teveccüh göstermedi. Ama buna rağmen Köy Enstitüleri Kemalist havzaya hatırı sayılır miktarda kadro yetiştirdi. İmam Hatipler ise hala devam ediyor. Sentezci eğitim anlayışıyla muhafazakar modernleşmenin ikame edilmesinde oldukça önemli rol oynadı. Fakat “epistemolojik bağımsızlık” için gereken ilmi/entelektüel çabayı gösteremedi. Tevhid-i tedrisat kanunuyla işlevini bütünüyle yitiren medreselerin güncellenmesi amacına matuf olarak kurumsallaşmak istedi. Fakat sorunun kendisi olan tevhid-i tedrisatı teşrih masasına yatıramadı. Cumhuriyetin eğitim felsefesinin seküler/pozitivist karakteri ve ulus-devlet aygıtının din dilini kontrol altına almak istemesi imam hatip okullarının “sistem dışına” çıkmasını engelledi. Ve nihayetinde Türkiye’nin sosyal değişiminde oynadığı hayati rol sebebiyle devlet için vazgeçilmez hale geldi.

 

Batıni/İşraki Gelenekle Yüzleşmeye Çağrı

Batıni/mistik/ezoterik/işraki gelenekten ilham alan ve bu ilham sayesinde merkezde konumlandırdıkları kutsal adamlar, mübarek zatlar,şeyh efendiler,gavs-ı azamlar eliyle kitleleri zihinsel soykırıma tabi tutan;bilincin üzerine beton döken; aklı kadavralaştıran; eleştiriye-yoruma kapalı ve fakat taklit ve tekrara açık tarzları sebebiyle lafızcı-literalist yaklaşımı terviç ve tahkim eden; içe kapanmayı (içsel olgunlaşmayı) özendirip dışarıda ne olup bittiğine bigane kendisiyle büyülenmiş meraksız yığınlar oluşturan;tarihin en büyük inkılabını gerçekleştiren mübarek İslam’ı edilginliğin/ pasifliğin/ pısırıklığın/ uyuşukluğun/ cehaletin/ ruhbanlığın menbaı gibi sunan; dini sadece müeyyidelerden ibaret zanneden; kamuoyu önünde siyasete mesafeli olduğunu söyleyip arkadan bürokrat pazarlığı yapan;ehl-i sünnet müdafaası adı altında İslam dünyasının mübelliğ ve mübeşşirlerini,alim ve entelektüellerini tahkir ve tezyif eden; taklit ettiğini söylediği mezhep imamları İslami iddialı iktidarlarla uzlaşmaya yanaşmazken, seküler/kapitalist/kavmiyetçi iktidarlarla uzlaşan; Protestanlığı meşrulaştıran Katoliklik gibi modern/post-modern paradigmanın meşrulaştırılmasına (zımnen) hizmet eden; değirmenine su taşıdığı muhafazakar faşizmin himayesi sayesinde semirdikçe semiren sözüm ona sufi odakları İslam’ın temsilcisi gibi sunarak yedikleri herzeleri gözden ırak tutmaya çalışmak kabul edilemez. Bu odakların en maharetlisi şimdilerde FETO olarak tesmiye ediliyor. 15 temmuzda tarihin en büyük ihanetlerinden birini gerçekleştiren bu yapının, yıllarca bu ülkede apaçık çirkefliklere imza atmasına rağmen el üstünde tutulmasının en önemli sebebi edilgin/ pısırık/eleştiriye yabancı, hamaset ve popülizme müsait kültürel kodlarımız ve bu kodların inşasında işraki/Batıni/mistik geleneğin oynadığı roldür hiç şüphesiz… Lakin bu büyük ihanete rağmen Türkiye toplumu aynı gelenekten beslenen ve sadece adları farklı bu yapıların referans sistemleriyle yüzleşmeyi hala başarabilmiş değil. Çünkü bu odaklar din aracılığıyla kitleleri uyuşturup politikacılara “güdülmeye ve kışkırtılmaya müsait” bir kitle armağan ediyor. Anlıyoruz ki politik havzalarla bu odaklar arasında zımni bir işbirliği mevcut… Yüce Kur’an’ın ruhuna uygun bir toplumsallığın inşası için bu yapıların referans sistemleriyle yüzleşmek şart… Bu yüzleşme ancak ve ancak şanlı Elçi(s.a.v)’nin önderliğinde olabilir… Sözünü ettiğim yüzleşmeyi yapamazsak şayet, neo-liberal ahlak öğretisi ve bu öğretiden esinlenen şirketokrasi düzeni Kemalizm/solculuk cübbesini sırtına geçirerek bu ülkeyi tarumar edecek… O zaman da iş işten geçmiş olacak…

13/12/2022

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız