okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün53
mod_vvisit_counterDün787
mod_vvisit_counterBu hafta2079
mod_vvisit_counterBu ay10163
mod_vvisit_counterHepsi1850944

Kimler Sitede

Şu anda 11 ziyaretçi çevrimiçi

Popülist Politik Kültürün Hegemonyası

Siyaset yüksek düzeyli bilgi-birikim-donanım gerektirir. Kelimenin kökünün “seyis” le olan akrabalığı terbiye/ehlileştirme anlamlarını havidir -ki bunun için dahi- bilgi sahibi olmak elzemdir. İnsan tabiatı icabı medenidir. Bu özelliği sebebiyle şehirler inşa etmiş, devletler kurmuş, hukuk-iktisat-sanat-bilim-eğitim vb. alanlarda müesseseler ihdas etmiş, ürün/ler vermiştir. Birlikte yaşamaya karar veren insan topluluklarının yönetimi-idaresi siyasetin konusu olmuştur. Yönetimin ilke ve prensipleri, yöneten-yönetilen ilişkileri, yöneticinin seçimi-tayini ve azli, süresi ve sınırları, yöneticilerde bulunması gereken özellikler, farklılıklarla bir arada barış içinde yaşamanın imkanı ve referansı, gücün/otoritenin kaynağı ve denetimi, satatüleri-ilgileri-kavrayışları-yetenekleri farklı insanların “ortak iyi” de nasıl buluşturulacağı, yönetim ahlakı gibi meseleler etrafında oldukça geniş bir literatür oluşmuştur. Monarşi, oligarşi, teokrasi, saltanat/padişahlık, demokrasi v.s tarih boyunca karşımıza çıkan yönetim modelleridir. Her modelin yaslandığı bir hakikat telakkisi, insan-evren-tabiat-tarih-zaman-mekan tasavvuru vardır.

 

Turizm İdeolojisi

                                                

Sözlükteki haliyle “sırf gezmek için yapılan yolculuk, seyahat, gezi” anlamlarını ihtiva eden turizm(Doğan, 2020), etimolojinin ötesinde farklı veçheleri olan bir kavramdır. Fransızca “tur” kelimesinden türetilen İngilizce kökenli “turizm” kelimesi günümüzde oldukça önemli bir yere sahiptir. Peki, turizmin sahip olduğu bu önemin gerekçeleri nedir? Niçin günümüzde belirli bir sistematizasyon içerisindedir? Son olarak Mustafa Kutlu “Turizm bu topraklar üzerinden bir Moğol ordusu gibi çimen çiçek tanımadan her şeyi ezip geçecek mi?” cümlesiyle ne anlatmak istemektedir?

 

Edilgenleştiren Post-Modern Sisteme Karşı Nübüvvetin Zaruriliği

İnsanı beşerden ne ayırır? Aralarında bir fark var mıdır? Şayet bir fark varsa o fark nedir? “Beşer”in kavram olarak, insanın biyolojik, metabolik yönüne işaret ettiğini söylersek; insan iradesiyle, itikadıyla(inancıyla), terbiyesi ile beşerden ayrılır. Kitab-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerin birçok noktasında insanın beşeri yönü vurgulanmıştır. Peki emaneti sırtlayan (AHZAB-72) insan bu dünyada neler yaparak insanlığını tescilleyebilir, ispat edebilir? Nelerden sakınarak iradesini çelikleştirmesi mümkündür? Hangi hayat şartları ve düşünce sistemi insanca yaşamayı mümkün kılar? Pekiyi insanca ve insanın fıtratına uygun yaşam hangi mücadeleleri göze almayı gerektirir?

 

İslami Hareket Dergisi (1-5 Sayılar): İslami Hareket Engellenemez

Türkiye’nin bugününü net bir şekilde çözümlemek için Osmanlı’nın özellikle son döneminde ortaya çıkan “kurtuluş” fikirlerini anlamak önemli olacaktır. Zira, zor durumda olan koca devletin kurtuluşu için çeşitli görüşler ve bu görüşleri destekleyen kişiler zuhur etmiştir. Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık ve İslamcılık ideolojileri devletin nasıl kurtulacağına ve sonraki süreçte neler yapması gerektiğine odaklanmışlardı. Her bir ideoloji kendi çerçevesinde fikri temellerini oluşturmuş, fikir adamlarını yetiştirmiştir. Nihayetinde verilen mücadele “İslam topraklarını koruma” mücadelesi olarak verilmiştir. Halifenin yani İslam’ın gücü kullanılmış, büyük devletler karşısında Osmanlı bakiyesinden bugün Türkiye olarak adlandırılan İslam beldesi kalmıştır. Hatay’ın daha sonra eklenmesiyle birlikte Misak-ı Milli sınırları büyük ölçüde elde edilmiştir.

 

Derkenar (44)

Yaşar Kutluay… 1931 Silifke doğumlu. Cumhuriyet ideolojisinin muradına uygun din anlayışının ( yani Protestan İslam’ın ) inşa ve ikamesi için 1949’da açılan Ankara İlahiyat fakültesinin ilk öğrencilerinden… Mezun olduktan sonra Ankara İmam Hatip Lisesi’nde on ay kadar öğretmenlik yapıyor. 1954’te mezun olduğu üniversitede Yusuf Ziya Yörükan’ın başında olduğu İslam Mezhepleri Tarihi Kürsüsü’nde asistanlığa başlıyor. 1958’de “İslam’da İtikadi Mezheplerin Doğuşu” başlıklı teziyle doktor oluyor. Arapça-İbranice-İngilizce-İtalyanca biliyor… 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin ertesinde, askerlerin talimatıyla, diyanete hazırlatılan Kur’an’ı Kerim tercümesine Hüseyin Atay’la birlikte emek veriyor. (Bu ikili daha sonra İbranice öğrenmeleri için İsrail’e gönderilecektir.) Türkiye’deki misyonerlik faaliyetleriyle ilgileniyor ve bu faaliyetlere karşı mukavemet hattını tahkim için,yetkililere, Yahudi-Hıristiyan inançlarının iyi bilinmesi gerektiğini salık veriyor. Cumhuriyetin ulus inşa etme (homojenleştirme/mütecanisleştirme) projesine katkı amaçlı olsa gerek “Yahudi Milliyetçiliğinden Alacağımız Dersler” başlıklı makale bile yazıyor. (Bkz. TDV İslam Ansiklopedisi/Yaşar Kutluay maddesi/Ek-II.Cilt/ Syf. 97-98)

 

Gösterişli Bir "Şirk Kültürü" Olarak Postmodernizm

         

Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkan modern paradigma kendisine iliş(tiril)en “post” önekiyle insanlık ailesini yeniden efsunlamayı murat ediyor olsa gerek… İlerlemeci tarih tasavvurundan ilham alan bu yeni yaklaşımın, tıpkı modern düşünme biçiminde olduğu gibi, vahiy bilgisine ve nübüvvet pratiğine karşı takındığı hasmane tutumun (ki bu tutum hakikatin üzerini örtmesi bakımından “küfr”; bilgiye-hayata-tarihe ve topluma parçacı yaklaşımından dolayı “şirk”; hikemi-irfani boyutlardan yoksun olmasından dolayı da “zulüm” içerir) deşifre edilmesi elzemdir. Seküler-pozitivist-ırkçı-kapitalist “epistemik cemaat”in kuşatması altındaki akademimizin/üniversitenin bu deşifreyi yapması zor görünüyor. İtikat zaviyesinden ele alınması (teşrih masasına yatırılması) gereken olguları sosyal bilimlerin (hassaten sosyolojinin) kavramlarıyla tartışmak, havanda su dövmekten farksız… Eksiksiz bir şekilde Judeo-Hıristiyan kodlar taşıyan modern sosyal bilim(ler)in ultra-ideolojik doğasından bihaber her türlü değerlendirmenin ziyadesiyle sorunlu olacağını bilmek gerekiyor. Bu bağlamda denebilir ki, sosyoloji disiplinine yaslanarak Müslüman bir toplumun dünü-bugünü ve yarını hakkında sahih bir perspektif sahibi olmak mümkün değildir. Binaenaleyh modernlikten post-modernliğe geçiş yapıldığına dair serdedilen kanaatlerin, eleştiriden muaf (!) iddiaların ve “efsunlu” argümanların sosyal bilimlere nüfuz etmiş “ilerlemeci” perspektifle ünsiyeti görmezden gelinemez. Ancak yerelde ortaya çıkmasına rağmen yumuşak ve sert sömürgecilik aracılığıyla küreselleş(tiril)en burjuva protestan kültüründeki bu yeni(!) içerik, öncekinden tam bağımsızlık olarak ta anlaşılmamalı. Çünkü post modernlik, modernliği referans alarak meşruiyetini tescilleme arzusundadır. Demek ki evvela bilinen tarihin seyri içerisinde modern paradigmanın yerini takdir ve tasdik etmemiz, yani insanlık ailesinin tarihsel yürüyüşünde modernitenin normal bir süreç olduğuna inanmamız, ardından ise bu normal(!) sürecin yine normal koşullar altında(!) post modernliğe evirildiğine ikna olmamız gerek… Bu durumda ilkelden medeniye doğru akan bir tarih tasavvurunun mahkumu olmaya razı olmuş olacağız. Bu mahkumiyetin insanlık ailesine maliyetini görmek için dünyanın son dört asrında olup bitenlere nazar etmek kafi… İlerlemeci tarih tasavvuruna ikna olmuş bir zihnin, peygamber(ler)e iman etmesi beklenmemeli…

 

Otokolonizasyon Projesi Olarak Kemalizm

Cumhuriyetin yüzüncü yıl kutlamaları büyük bir heyecan ve debdebe ile icra edilirken (hatta bu kutlamalar “Türkiye Yüzyılı” gibi oldukça görkemli-gösterişli bir mottonun eşliğinde bir tür kendinden geçme/kendisiyle büyülenme haline evirilmişken) Türkiye’nin hala yön/ istikamet sorunu yaşıyor olması (bu sorunun ne kadar farkında olduğu başka bir yazının konusudur) ciddi bir kafa karışıklığının belirtisi olarak okunabilir. Tanzimat Fermanı’nda tercihini açıkça Batı’dan yana yapmasına ve Cumhuriyetle bu tercihindeki kararlılığını kanıtlamasına rağmen Türkiye kim olduğu ve nereye ait olduğu hususunda berrak bir zihne sahip değildir. Yaklaşık iki asırlık modernleşme tecrübesinden elinde kalan, Batı’nın kötü bir kopyası olmaktan başka bir şey değil. Sömürgeci-ırkçı beyaz adamın bugününü kendi yarını yapmak için uğraşan ve buna da “muasır medeniyet seviyesine erişmek” diyen aydınlar-bürokratlar-politikacılar öncülüğünde buraya kadar… Sınai-teknik-endüstriyel inkişafı ilerlemenin yegane koşulu olarak kodlayan zihniyetin bu ülkeye kazandırabileceği tek şey makine/ler olabilir… Ve elbette makineleşmiş insanlar ve şehirler…

 

Türkiye'nin Göçmen Meselesi

GİRİŞ

“Arap Baharı” adıyla bilinen ve özellikle Orta Doğu’daki Müslüman ülkelerin otoriter rejimlerine karşı başlayan devrim sürecinin bir parçası olarak 2011’de çıkan Suriye İç Savaşı geride bıraktığımız 13 yılda hem Suriye hem de bölge adına müthiş bir istikrarsızlık doğurdu. Ortaya çıkan menfi tablodan en fazla etkilenen ülkelerin başında 4 milyona yaklaşan Suriyeli nüfusu kabul eden Türkiye geliyor. “Ensar-muhacir” söylemi ile başlayan göç sürecinin Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ekonomik buhranlar sonrası “Suriyeli göçmen-sığınmacı-mülteci-kaçak” şeklinde bir söylem değişimine uğradığını hep birlikte müşahede ediyoruz. Bir tarafta iktidarın “Suriyeli kardeşlerimiz” vurgusu diğer tarafta faşizan grupların “işgalci Suriyeliler” yakıştırması duruyor.