okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün326
mod_vvisit_counterDün406
mod_vvisit_counterBu hafta1113
mod_vvisit_counterBu ay3891
mod_vvisit_counterHepsi1552265

Derkenar (35)

Modern devletin alamet-i farikalarından biri (ve belki de en önemlisi) karşıtını-muhalifini massedebilmesi (emmesi-soğurması) dır…Öyle ki yeri geldiğinde en ateşli muarızlarını dahi kendine hizmet ettirir… Hatta onların muhalefetinin şiddetini kendisi için can suyu yapar… Kimi zaman da bir muhalifini (kendi icadı olan) başka bir muhalifle bertaraf eder… Pekiyi nasıl yapar bunu? “Kamusal alanda” meşruiyeti olan bilgiyi ve kamuoyunu endoktrine edecek enformasyon araçlarını tekelinde tutuyor olması sağlar ona bu imkanı… Fakat asıl avantajı muhalifinin müteyakkız olmaması (yani eleştirel dikkat ve deruni farkındalık bilinci zaafıyla malül olması) dır… Ve bir de ulufeye-makama-mansıba-güce perestiş etmesi…Bilginin öncülüğünde örgütlü-sistematik ve belli bir hedef doğrultusunda mücadele yürütenlerden hoşlanmaz modern devlet aygıtı… Bilir ki böyleleri kolaylıkla manipüle edilemez, kullanılamaz,kontrol altına alınamaz… O, “kullanışlı muhalif “ leri sever…

Yakın tarihimiz devlet aygıtının icat ve bertaraf ettiği “kullanışlı muhalifler” le doludur… Örneğin Neo-Nurculuk, Türkiye özelinde sahih İslami bilincin-söylemin ve muhalefetin inşa edilmesinin önünde bir barikat işlevi görerek, hassaten 1980 sonrasında, hem ABD hem de SSCB emperyalizmine karşı özgün bir duruşu temsil etmeye mütemayil İslami hareketin etkisizleştirilmesi için misyon yüklenmiştir. (Not: Fetullah Gülen çizgisini tanımlamak için kullanılan Neo-Nurculuk terkibiyle ilk olarak Atasoy Müftüoğlu’nun 2007 senesinde İnsan Yayınları’ndan çıkan “Onurumuzla Yaşamak Elimizdedir” adlı kitabında karşılaştım. Müftüoğlu bu kitabında, “halkı Müslüman beldeler tarumar edilirken, Gülencilerin hizip çıkarlarını önceleyen adımlar attığını; ”hoşgörü”,“diyalog” eksenli din diliyle küresel istikbarın değirmenine su taşıdıklarıını ifade ediyordu. 2010 yılında Mana Yayınları’ndan çıkan “Zamanın Sınavından Geçmek” adlı kitabında ise Atasoy Bey’in üslubu daha da serttir. “İslamcılık karşıtlığı söz konusu olduğunda ne Siyonizmin ne de Neo-Conların, Neo-Nurculukla yarışamayacağını” dile getirir. Hatta bu çizginin “İslam insanının bilincine kastettiğini” söyler. Denebilir ki, Türkiye’deki İslamcı entelektüel havzada hem ana akım Nurculuğa hem de Amerikancı Neo-Nurculuğa “esastan” eleştiri yönelten nadir mütefekkirlerden biridir Atasoy Bey… Ancak Onun bu uyarıları-eleştirileri 15 Temmuz yaşanıncaya kadar İslamcı ya da değil çoğu kimsenin dikkatini çekmeye muvaffak olamamıştır. Bu nedenle 15 temmuz sonrasında Gülen çizgisini eleştiri yarışına girenlerin sahicilikleri şüphelidir… Akademik saha da ise Neo-Nurculuk terkibi (bildiğim kadarıyla) ilk defa Mehmet Ali Büyükkara’nın 2016 Yılında Klasik Yayınları’ndan çıkan “Çağdaş İslami Akımlar” adlı eserinde, Gülenciliğin ana akım Nurculuktan farkını ifade etmek için kullanılmıştır… Tanıl Bora’nın İletişim Yayınları’ndan çıkan, yakın tarihimizin ideolojik akımlarını ele aldığı ve ilk baskısı 2017’de yapılan “Cereyanlar” adlı kitabında da benzer değiniye rastlamak mümkündür.)

Bu akım (yani Neo-Nurculuk) Said Nursi’nin anti-komünist ve apolitik çizgisini miras almış ve bu mirası Amerikan çıkarları doğrultusunda işlevselleştirmiştir. Esasında Said Nursi de Türkiye’nin komünist Rusya’dansa kapitalist Amerika’ya yakın olmasından yanadır. Komünizmin mağlup edilmesi için Hıristiyanlarla işbirliği yapılabileceğine kanidir. Bu yaklaşım sadece bize özgü de değildir. Batı Avrupa ve Latin Amerika’da komünizm karşıtı mücadele kiliseyle işbirliği halinde yürütülmüştür. Materyalist ideolojiden ilham alan Komünizmle “din dilini” kullanarak mücadele etmek (dönem itibariyle) en etkili yoldur. Türkiye, NATO’nun öncüsü sayılan CENTO’ ya üye olduğunda Said Nursi dönemin devlet yetkililerine tebrik mesajları gönderecektir. Balkanlar ve Türkistan’da Sovyet zulmüne maruz kalan Müslüman kanaat önderlerinin neredeyse tamamı Türkiye’nin Amerikan tarafında yer almasından yanadır. Türkçülük akımının bizdeki mimarlarının Sovyet hinterlandında yetişen bu kanaat önderleri arasından çıkması ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken husustur. 19.yüzyıldan itibaren Ortodoks Doğu Hıristiyanlığı ile Katolik ve Protestan Batı Hıristiyanlığı arasındaki gerilimi lehine kullanarak hayatta kalmaya çalışan Türkiye, bu iki kutbun etki ettiği ideolojik akımların oyun sahası haline gelmiştir.

Türkiye 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle ABD tarafından dolaylı olarak işgal edildikten sonra ana akım Nurculuğun anti-komünist ve apolitik tutumu desteklenmiş ve bu destek 1980 İhtilaliyle birlikte Neo-Nurculuğun parlatılmasına evirilmiştir. Böylece bir yandan İran’daki İslami referanslı inkılabın Türkiye’ye nüfuz etmesi engellenmiş diğer yandan ise Anadoluculuk ve Türk-İslamı gibi klişeler üzerinden içe kapanmacı (yerli ve milli) bir din dilinin ikamesi sağlanmıştır. Öte yandan 12 Mart 1970 muhtırasıyla Sol’un entelektüel potansiyeli dağıtılarak silahlı(tedhişçi) mücadeleyi öne çıkaran radikal sol hareketlerin önü açılmıştır. Binaenaleyh Neo-Nurculuk aracılığıyla İslamcılık; silahlı Sol hareketler aracılığıyla da ayakları yere basan özgün sol muhalefetin ipi çekilmiştir. Zamanla İslami iddialı yapılar arasında silahlı mücadeleyi öne çıkaran İBDA-C, Hizbullah gibi örgütler de (örtülü olarak) desteklenecek, toplumlarımız sömürgeci bilginin sınırlarına riayet eden siyasallığa razı edilmek istenecektir. Bu durum ılımlılık-radikallik anaforunda debelenmeyle sonuçlanacak ve İslami referanslı siyasal bilincin, söylemin ve muhalefetin nasıl inşa edileceğine dair farkındalık yoksulluğu kader haline gelecektir.

Türkiye’de devlet aygıtının sömürgeci bilginin sınırlarına riayet eden siyasallık aracılığıyla birçok muhalifini etkisizleştirdiğine (ya da hizaya getirdiğine) dair yakın tarihimizden birçok örnek verilebilir. İlk akla geleni, 28 şubat kararlarının o kararlardan en fazla etkilenecek tabana sahip olan bir siyasi fırkanın öncülüğünde kurulan hükümete imzalatılmasıdır. Milli Görüş içerisinde “yenilikçi”, “gelenekçi” ayrımının tohumları bu sürecin akabinde filizlenmeye başlayacaktır…

Abdullah Öcalan’ın idam edilmemesi şartıyla teslim edildiği tarihlerde hükümet ortakları arasında milliyetçiliğiyle maruf bir partinin olması tesadüf değildi herhalde… İdam edilmeyeceğine dair alınan kararın altına atılan imza, devlet aygıtının gerektiğinde siyasi partileri tabanlarının arzularına muğayir karar almaya zorlayabileceğini gösteriyordu. Sözünü ettiğimiz milliyetçi partinin mecliste “başörtülü yemin”e nasıl çözüm bulduğu da malumdur. Öte yandan, aynı dönemde Türkiye’nin içinde bulunduğu iktisadi buhrana çözüm bulması için Amerika’dan ithal edilen Kemal Derviş’in kamuoyu meşruiyetinin sağlanmasında aynı milliyetçi partinin oynadığı rol hayatidir… Israrla ve inatla görmezden gelinen bir gerçek te şudur ki, burjuva Protestan kültür kodları Avrupa dışı uluslara milliyetçilik üzerinden aktarılmıştır.    

2000’li yılların başında devrimci-radikal sol örgütlerin cezaevi yapılanmalarını ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirilen ve “Hayata Dönüş Operasyonu” olarak kayıtlara geçen eylemin (hem başbakanın hem de adalet bakanının) DSP’li olduğu bir hükümet döneminde gerçekleşmesi de oldukça manidardır(!). Bu operasyonda onlarca kişi (bazıları yakılarak) öldürülmüştü. Devlet aygıtı “Heterodoks Sol”un cezasını kendi himayesindeki “Ortodoks Sol” aracılığıyla kesmişti. Yeri gelmişken şu soru üzerinde düşünebiliriz: “Türkiye’de Sol, Hikmet Kıvılcımlı, Sadun Eren, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran,İdris Küçükömer, Attila İlhan gibi isimlerin tefekkürü etrafında bir mücadele yürüt(ebil)seydi bunun siyasi-kültürel hayatımıza nasıl bir etkisi olabilirdi? Sol’un eline silah alması (ki devlet aygıtının istediği de buydu) CHP-DSP eliyle ehlileştirilmesinin önünü açtı (mı)? Benzer durum yukarıda işaret ettiğimiz üzere İslamcılık için de geçerlidir. Bir tarafta Neo-Nurculuk, diğer tarafta radikal-marjinal silahlı örgütler yüzünden İslamcılık “muhafazakar demokrasi” ye ikna edilmiştir.  

1980’den itibaren devletin kılcallarına nüfuz etmek için oldukça sinsi ve sistematik bir mücadele yürüten Neo-Nurculuğun, Milli Görüş geleneğinden gelen bir siyasi hareketin iktidarında tasfiye edilmesi (de) tesadüf değildir. Bu iki yapı (yani Milli Görüş ve Neo-Nurculuk) öteden beri birbirinden hazzetmezdi. Hatta Neo-Nurculuğun 28 Şubat sürecinde Kemalist oligarşiden yana tavır alması, Milli Görüş havzasında güçlü bir öfke birikmesine sebep olmuştu. Ana akım Nurculuk ise Said Nursi’nin apolitik duruşuyla bağdaşmadığı için Milli Görüş geleneğine mesafeli davrandı. İnkarı mümkün olmayan bir gerçektir ki, Tayyip Bey dışında bir siyasi figür Neo-Nurculuğu tasfiye edemezdi… Nasıl ki Menderes-Demirel-Erbakan taşranın dini duyarlılığını sağ siyasetin politik kazanç hanesine “kar” olarak tahvil eden siyasi figürlerse, Tayyip Bey de bu karı hem maksimize eden hem de merkeze taşıdığı kitleleri mobilize ede(bile)n bir siyasi figürdür. Bu özelliği sayesinde Kemalizmin gadrine uğrayan kitleleri etrafında toplayabilmiştir.

Bir varsayım olarak, Neo-Nurculuğu tasfiye adımlarının CHP iktidarında atıldığını düşünelim… Bu durumda, çok büyük bir ihtimalle,muhafazakar-mütedeyyin kamuoyu ve İslami iddialı cemaat-tarikatların ekserisi “CHP’nin öteden beri dine ve dindarlara olan hasmane tutumunu” gerekçe göstererek Neo-Nurculuğu müdafaa edeceklerdi. Ancak Tayyip Bey’in temsil ettiği gelenek ve bu geleneğin siyasi-ideolojik etkisi altındaki kitleler Neo-Nurculuğun tasfiye sürecine destek oldu.Ana akım Nurculuğun Nakşi gelenekle olan rabıtasına rağmen, Neo-Nurculuğun daha bağımsız hareket etme arzusunun bu tasfiye sürecinde etkili olup olmadığı ise ayrı bir tartışmanın konusudur… Milli Görüş geleneğinin Nakşi-Halidi ekolle olan ünsiyeti, Neo-Nurculuğa karşı bir Nakşi ittifakını tetiklemiş olabilir. Çünkü ana akım Nakşiliğin ekserisinin desteğini alan Erbakan’ın iktidardan indirilmesi için tertip edilen 28 Şubat post modern darbesi, Neo-Nurculuğun himayesinde gerçekleşmişti.

(Not: Malumdur ki Nakşilik, İstanbul’un fethinden sonra-yani 15.yüzyılın ikinci yarısından itibaren-Osmanlı’nın ana ideolojik üssüdür. 16.yüzyıldan itibaren hem Şii yayılmacılığına karşı barikat işlevi görmüş hem de Anadolu’ya göç eden Türkmen nüfusun Ortodoks İslam’a entegre edilmesinde, yani şehirlileşmesinde, hayati rol oynamıştır. Bu rolün benzerini Türkiye’de 1945-2000 yılları arasında (yoğun bir şekilde) gerçekleşen kırdan-kente göç sürecinde oynayacaktır… Şehirli orta sınıfa hitap eden özelliği, tarihsel derinliği ve esnekliği sayesinde Cumhuriyet modernleşmesinin katı tutumuna direnen Nakşilik, çok partili hayata geçişle birlikte üniversite öğrencileri üzerinden faaliyetlerine devam etmiştir. Said Nursi bu geleneğin 20.yüzyıldaki en dikkat çekici temsilcilerindendir. Takipçileri nezdinde onu “ayrıcalıklı” ve “seçilmiş” kılan şey, Nakşiliğin 19.yüzyıldaki üstadı Mevlana Halid-i Bağdadi’nin cübbesinin bir dizi gizemli yollarla kendisine ulaşmasıdır. Türkiye siyasetinde etkili olmuş Erbakan-Özal ve Erdoğan’ın Nakşi gelenekle olan ünsiyeti malumdur. Erbakan Milli Nizam Partisini Zahid Kotku’nun onayı ve müzaheretiyle kurmuştu. Said Nursi’nin apolitik duruşuna karşın Zahid Kotku’nun siyaseti etkilemeye dönük yaklaşımları Nakşi gelenek içinde iki farklı tutum olarak dikkat çekicidir. Neo-Nurculuk müstakil-bağımsız(!) bir gelenek oluşturmaya çalışarak ana akım Nakşiliğin dışına çıkmış ve devlet aygıtının ana akım Nakşilikle yaptığı ittifak sonucu ağır bir bedel ödemiştir. Burada Nakşilik mi devlet aygıtı tarafından kullanıldı yoksa Cumhuriyet’in 100.yılına ramak kalmışken Osmanlı’nın ana ideolojik üssü olan Nakşilikle devlet arasında alenen olmasa da zımnen bir ittifak mı tesis edildi sorusu önemlidir diye düşünüyorum. Benim kanaatim “ittifak” tesis edildiği yönündedir. Ancak bu ittifakın öznesi devlettir. )

Neo-Nurculuğun tasfiye edilmesi sonrasında devlet, Osmanlı’daki Şeyhülislamlık makamının muadili olan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla büyük bir çoğunluğu Nakşi olan cemaat-tarikat yapılarının temsilcileriyle görüşerek bu (zımni) ittifakın çerçevesini belirlemiştir. Bu çerçeve kanaatimce şöyledir:

a) Ana akım Nakşi-Halidi geleneğin sınırlarına riayet edilecek. (Bu sınırların nerede başlayıp nerede bittiği muğlak olmakla birlikte, nihai kararın Diyanet tarafından verileceği öngörülebilir. Nitekim 2019 yılında Diyanet tarafından hazırlanan ve kamuoyuyla paylaşılan “gizli” ibareli “cemaatler” raporunda ayrıntılı bir tasnif ve tanımlama yapılmış, Diyanetin belirlediği çerçeveye riayet etmeyen akımlar etiketlenmiştir. )

b) Farklı bir hiyerarşi kurarak devletin/bürokrasinin işleyişini zaafa düşürecek, akamete uğratacak, mevcudiyetine halel getirecek adımlardan uzak durulacak.

c) Sosyal yardım projelerine ağırlık verilecek.( Ki bu projeler “kamusal rıza” üretiminde oldukça önemli işlev görmektedir. )

d) İslami referanslar temelinde bir siyasal bilincin inşasına dönük adımlardan (zinhar) uzak durulacak.

Denebilir ki bu çerçeve İslamcılık ideolojisinin moderniteye ve geleneğe yönelik eleştirel söylemini ve tutumunu zaafa uğratmış, onun yerine taklit ve itaati resmileştiren yaklaşımları terviç etmiştir. İlmi-entelektüel meşruiyet, eleştirel dikkat ve deruni farkındalık bilincinin yerine “üstat”,”molla”,”şeyh”,”gavs”,”abi” etiketli meşruiyetler ikame edilmiştir. İslam’ın siyasal bilinç inşa eden boyutuna karşı “özenli bir kayıtsızlık” sergilenirken, manevi tatmin boyutu öne çıkarılarak din aracılığıyla terapi kültürü yaygınlaştırılmıştır. Maruz kaldığımız “epistemik şiddetle” mücadele yerine bu şiddetin sonuçlarıyla mücadele stratejisi kabul görmüştür.

 

15/01/2022

Kamil Ergenç

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 


AddThis