okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün52
mod_vvisit_counterDün427
mod_vvisit_counterBu hafta1086
mod_vvisit_counterBu ay10231
mod_vvisit_counterHepsi1864730

Kapitalizmin Kurt Kanunu:Düşeni Yemek Gerek...

Modern uygarlığın inşasında tüccarların rolü hayatidir. Bu rolün ikamesinde ise tarihin radikal kırılma anlarından biri olan 1492 ‘yi zikretmek gerek. Batı’dan Endülüs Doğu’dan Osmanlı, güneyden Memlük tarafından sıkıştırılan Avrupa’nın 1498’de Portekizler öncülüğünde başlattığı deniz seferleri ( uzun süredir zorunlu olarak içe kapalı yaşayan kıta Avrupa’sı için görkemli bir “dışa açılma” adımı olarak) tarihin seyrini değiştirecektir. Amerika’nın, Afrika’nın ve Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi anlamına gelen bu seferler vesilesiyle Avrupa’da gerçekleşen sermaye birikimi zamanla adına kapitalizm denilen iktisadi düzenin egemen kılınmasına sebep olacaktır. Bu dünyayı ve insanı kötü gören, aşağılayan,fakirliği tavsiye ve teşvik eden Katolik Hıristiyanlığın söyleminden (vaaz/lar/ından) bizar olanlar, tüccarların bu “dışa açılma” adımından istifade ederek yeni bir teolojik/teopolitik adıma önayak olacaklardır. Protestanlık… Burjuva ile ittifak halindeki bu yeni akım, çok ağır bedeller ödeyerek ama asla geri adım atmayarak Katolikliğin korunaklı surlarında onarılması güç gedikler açacaktır. Burjuva Protestan ittifakının en önemli destekçisi bilimdir. Endülüs’ün ilmi/entelektüel/bilimsel mirasını (özellikle de matematik-fizik ve kozmolojiyi) sekülerleştirerek Katolikliğin teolojik/teopolitik nüfuzunu azaltan bu yeni akımın emeli cenneti bu dünyada inşa etmektir. Çünkü İsa’nın geri dönüp kurtarıcı rolünü oynayacağına dair asırlara baliğ beklenti/vaad boş çıkmıştır. Tanrının temsilcileri (kilise adamları) halka fakirlik tavsiye ederken, kendilerini ayrıcalıklı kılacak bir yaşam sürmektedir. Mutlak kontrol ve denetim arzusu kiliseyi bilgi-yorum ve mülk(sermaye) tekeli yapmıştır.

Protestanlığın ilk ve en önemli adımı bilgiyi sekülerleştirmek olmuştur. Tanrı temsilcilerinin tasallutundan kurtulmak için bulunan en etkili yol budur. Kendi içinde tutarlıdır da… Burjuvanın elde ettiği sermayenin kutsal adamlara kaptırılmaması için yapacak başka bir şey yoktur çünkü. Kutsal adamlardan korunan sermaye,yoğun bir şekilde bilimsel çalışmalara aktarılır. Enstitüler kurulur… Çünkü bilim, kilisenin mağlup edilmesinde en önemli dayanaktır. Burjuva, Katolikliğin en zayıf noktasını bulmuştur artık. Bilimsel çalışmaları destekleyecek, böylece kilisenin bilgi-yorum-mülk tekelini kıracak ve zamanı geldiğinde de onu tarihin çöp sepetine atacaktır. Fransız ihtilaline giden süreçte öne çıkan “Son kralı son papanın bağırsaklarıyla asacağız” sloganı aslında meseleyi özetlemektedir. Nitekim bu ihtilalde binlerce din adamı giyotini boylayacaktır. Asırlarca fakirliğe övgüler düzerek halkı en sıradan lezzetlerden bile mahrum bırakan Katolikliğin karşısına dünyaya azgın bir iştiha ile saldıran, hiçbir sınır tanımadan her türlü lezzeti putlaştıran (yüce Kur’an’ın beyanıyla hevasını ilahlaştıran) münharif bir çığır açılmıştır. Katoliklik ifratsa protestanlık tefrittir. Zincirlerinden boşanmıştır artık Avrupalı… Seküler bilgiye yaslandıkça mevzi kazanmakta, zenginleşmekte, o güne kadar mahrum bırakıldığı ne varsa elde etmektedir. Kilisenin yerini üniversite, papazların yerini bilim adamları, kutsal savaşın yerini sömürgecilik, incilin yerini tabiat, Tanrının yerini ise ulus devlet alacaktır. Yeni bir “epistemik cemaat” vardır artık ve bu cemaatin öncülüğünde küre ölçeğinde paradigmatik bir değişim gerçekleşmektedir. Bu yeni paradigma ipleri şeytanın eline vermiştir. Daha doğrusu onunla el sıkışmıştır…

Bilginin sekülerleş(tiril)mesi felsefenin/hikmetin geri çekilmesi anlamına gelecektir. Asırlarca bütün ilim dalları felsefenin/hikmetin şemsiyesi altında varlık gösterdi. Oradan ilham aldı. Oranın belirlediği çerçeveye uygun olarak üretmeye çalıştı. İnsan-insan,insan-eşya,insan-tabiat ve insan-Tanrı ilişkisi oranın tayin ettiği istikamete göre belirlendi. Burjuva Protestan ekolünün mevzi kazanmasıyla birlikte felsefe yol gösterici olmaktan uzaklaştı. Böylece bilim ve hikmet arasındaki bağ koptu. Modern bilim anti-Katolikti. Tabiatıyla pozitivizme yanaştı. Hunharca sömürülmesi için ruhsuz/cansız/mekanik bir “doğa tasavvuruna” ihtiyaç vardı. Çünkü makine acı çekmezdi. “Saat gibi işleyen doğa” söylemi boşuna icat edilmedi. Saat mekanik bir aygıttı. Demek ki doğa da öyle… O zaman doğaya bağ(ım)lı insan da… Hikmetin/felsefenin uzağına demirleyen bu yeni akım için artık doğa ve insan sonuna kadar sömürüle(bile)cek varlıklardı. Tam bu noktada Protestanlık kurnazca bir kıvraklık sergiledi. Ait olduğu Hıristiyan kültürün Yahudilikten tevarüs ettiği “seçilmişlik” klişesine sığındı. Bu klişe Avrupamerkezciliğin meşruiyetini sağlamak için çok özel olarak seçilmişti. Böylece Avrupa dışı ulusların tamamı sömürü nesnesi haline gelecekti. Geldi de…

Sömürgecilik sayesinde Kıta Avrupa’sına akan sermaye burada hem refahın yükselmesini hem de burjuva Protestan akımının tahkim edilmesini sağladı. Ama sermaye yine belli ellerde toplanıyordu. Sanayi devrimiyle birlikte Avrupa ve Dünya yeni bir süreci tecrübe edecekti. Makinenin öne çıktığı bu süreç kırsalda yaşayanların kentlere akın etmesini sağlayacak, buralarda tutunabilmek için insanlar oldukça zor koşullarda çalışmak zorunda kalacaktır. Demografik yapı da değişmektedir şimdi. Kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden neredeyse herkes çalışmak zorunda kalmıştır. Kentte yaşam zordur. İşçiler için yapılan apartmanlarda yaşam kalitesi çok düşüktür. Çalışma saatleri oldukça uzun, ücret ise bir o kadar azdır. Mesai saatleri, sendikalaşma, grev,asgari ücret gibi olgular bu sürecin ürünleri olarak ortaya çıkar. (Marksist literatürle söyleyecek olursak proleteryanın olgunlaşma süreci yaşanmaktadır. Bu sürecin sonunda sermaye sahipleriyle proleterler savaşacak ve sosyalizm safhasına geçilecektir.)

Seküler bilginin rehberliğinde ihdas edilen yeni sermaye düzeni insanı bireye dönüştürmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Bilmektedir ki sadece bireyler bu yeni düzenin istikrarını sağlayabilir. Çünkü birey, Tanrı bağı da dahil aile-aşiret-cemaat-ümmet-ideoloji gibi tüm bağlardan(aidiyetlerden) azade, savunmasız (ama özgür olduğu yanılsamasıyla efsunlanmış) kişidir. İnsan ise varoluş sancısı çeken, bağ kurma arayışında olan, itiraz ve isyan eden çok yönlü çok boyutlu aziz ve mükerrem bir varlıktır. Bu yüzdendir ki parçalamak,küçültmek modern paradigmanın başat özelliğidir. Demek ki bu düzenle ancak tevhidi bir perspektifle mücadele edilebilir.

Üretim araçlarını tekellerine alan sermaye sahipleri ham maddeyi ucuza almak,mamül maddeyi pahalıya satmak ( ve bu arada işçi ücretlerini de olabildiğince düşük tutarak karını maksimize etmek için) sinsi ve kurnazca adımlar attı. İşgücü ve ham madde ihtiyacını karşılamak ve mamül maddenin satılacağı pazarlar bulmak için en etkili yol (hiç şüphesiz ki) savaşlardı. Özellikle deniz yollarının güvenliği çok büyük önem arz ediyordu. İnebahtı’da Osmanlı donanması mağlup edildiğinde tarihin seyri çoktan değişmişti. Mağlup edilemez zannedilen Müslümanlar yenilmiş psikolojik üstünlük Avrupa’nın eline geçmişti. Deniz üstünlüğü de… Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla birlikte önceleri Ümit Burnu’nu dolaşmak zorunda kalan tüccarlar için daha elverişli bir yol oluştu. Kıta ve Ada Avrupa’sında olup bitenleri anlamaya çalışan devasa imparatorluklar henüz daha meseleyi kavrayamadan sömürge durumuna düştüler. Afyon Savaşlarıyla Çin işgal edildi. East İndian Company (Doğu Hindistan Kumpanyası) aracılığıyla Hindistan sistematik sömürüye tabi tutuldu. Napolyon’un Mısır işgali kısa süre sonra buranın pamuğunun Avrupalı tüccarlar tarafından ele geçirilmesine sebep oldu. Osmanlı zaten 16.yüzyılın ikinci yarısında Fransızlara kapitülasyon ayrıcalığı tanımıştı. 19.yüzyıla gelindiğinde Osmanlı yarı sömürge halindeydi.

20.yüzyılın başında meydana gelen I.dünya savaşı imparatorlukları tarih sahnesinden sildi. Ulus-devletler (yeni sermaye düzeninin tekerine çomak sokmamak koşuluyla) tarih sahnesine çıktı. Kömürden petrole geçişle birlikte Ortadoğu’nun ehemmiyeti daha da arttı. Fosil yakıtlara dayalı sanayiler petrol ve kömüre bağımlıydı. Bu nedenle Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar tüm petrol havzaları küresel sermaye baronları tarafından paylaşıldı. Buraların güvenliğini sağlamak için çok büyük ihanetlere ve katliamlara imza atıldı. Ulus devletlerle işbirliği halinde maden yatakları sermaye baronları lehine özelleştirildi ya da kiralandı. İtiraz edenler İran, Mısır, Arjantin, Şili, Bolivya, Endonezya örneklerinde görüleceği üzere korkunç bir şekilde cezalandırıldı. Küresel kapitalizm 1970’lerden itibaren önündeki tüm engelleri neredeyse bertaraf etmişti. Yanına neo-liberalizmi ve post-modernizmi alarak saflarını sıklaştırdı. 20.yüzyıl bitmeye yaklaşırken ulusüstü şirketler öne çıkmaya başladı. Artık ulus devletin kendisi tehditti kapitalizm için. Şirketlerin önünde engeldi. Mevzuatlar, kanunlar, yönetmelikler, yasalar piyasayı yavaşlatıyor, karı engelliyordu. Oysa ki sermaye adeta kan gibi dolaşmalıydı bütün dünyada. Sistemi ele geçirmeliydi. Giremeyeceği yer kalmamalıydı…

Yeni sömürgeciliğin Truva atı şirketlerdir artık. Ulus devletlerden daha zengindirler. Dolayısıyla satın alma güçleri oldukça fazladır. Nüfuz etmek istedikleri ülkenin karar merciinde olanları kolaylıkla elde edebilmektedirler. Pazarlarını güçlendirmek, egemenlik sahalarını genişletmek, kendilerine bağ(ım)lı bir sosyal-siyasal-hukuki-askeri gerçeklik inşa etmek için ellerinde çok etkili kozları vardır. İnovasyon, yatırım, istihdam gibi… Ağza çalınan bir parmak baldır bu kozlar. Asıl yapılmak istenen ise ilgili ülkenin küresel iktisadi düzene (kapitalizme) tam entegrasyonunu sağlamak ve toplumsal direnç noktalarını aşındırmaktır. Verilen krediler ulusüstü şirketlerin piyasa egemenliğini tahkim edecek alanlara yatırılmalıdır. Böylece sistem sağ cebindeki parayı sol cebine koymakta ve fakat bunu hayır yapıyormuş gibi göstermektedir. Türkiye örneğinde de yakinen müşahede edileceği üzere motorlu taşıt yakıtında neredeyse %80 dışa bağımlı bir ülkede özel araç kullanımı teşvik edilmekte, otomotiv fabrikaları 7/24 mesai ile çalışmaktadır. Ülkenin dört bir tarafı bu gerçekliğe uygun olarak dizayn edilmekte, halihazırda Karadeniz’in yayla yollarına bile turizmi canlandırmak için “yeşil yol “projesi adı altında asfalt dökülmektedir. Yol-köprü-viyadük adı altında halkın parası ulusüstü otomotiv ve otoyol şirketlerine ve/veya bunların yerli ortaklarına peşkeş çekilmekte, ülkenin bağımlılığı sürekli artmaktadır. Öte yandan özel araçların kullanımındaki artış doğayı tahrip etmekte, insan sağlığını ve biyolojik çeşitliliği tehlikeye atmaktadır. İstanbul özelinde hava kirliliğinin en önemli ayağını araçlar oluşturmaktadır. Buna bir de trafik yoğunluğunun stresini ve kazaları eklediğinizde ortaya devasa bir sorunlar yumağı çıkmaktadır. Artık şehirlerimiz insanları değil arabaları rahat ettirecek şekilde dizayn edilmekte, araç yoğunluğundan dolayı sokaklarımız nefes alamaz hale gelmektedir. Demek ki sadece ekonomik yoksullukla değil aynı zamanda temiz hava,temiz su,temiz toprak,temiz gıda yoksulluğuyla da karşı karşıyayız. Bu cendereden çıkmak için topyekün bir mücadele şart. Palyatif tedbirlerle günü kurtaran yaklaşımlar bağımlılığımızı daha fazla arttırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bir zamanlar kentte yaşamak zenginlik belirtisiyken artık kent dışında (kırsalda,ormanın içinde, çevre köylerde) inşa edilen özel mülklerde yaşamak zenginlik belirtisi haline geldi. Kent artık yoksulların, berduşların, göçmenlerin sığınağı… Kentli olmak belli bir kültürel/entelektüel olgunluk gerektirirken bugün maalesef kaba-yoz-maço bir kentlilik oluşmakta.Binaenaleyh gerçek anlamda yoksulluk ahlaki ilke ve prensiplerin yerini,pragmatik/oportünist ve nemelazımcı yaklaşımların almasıdır. İktisadi yoksulluklar aşılabilir. Ancak ahlaki yozlaşmayla eşanlı “değer yoksulluğu” yıkıcıdır, tahrip edicidir. Ülkemiz birçok alanda değer yoksulluğu yaşamaktadır.

Turizm adı altında ülkemizin en mutena yerleri sermaye sahiplerinin fantezilerinin tatmin edilmesi için yağma ve talan ediliyor. Turizm sektörü ülkemizi peşkeş çekerek para kazanıyor. Katma değeri yüksek üretim yapmıyor. Bilakis ülkenin onurunu-izzetini-şerefini satarak kar ediyor. Akdeniz ve (şimdilerde Karadeniz) turizm adına ekolojik katliama maruz bırakıldı. Şirketler aracılığıyla buralarda yapılan devasa yatırımlar para sahiplerinin gönüllerince keyif yapmalarını sağlayacak imkanları sunuyor. Halkın sadece “garson” olarak bulunabildiği bu yerler ülkemizin onur-şeref yoksu(n/l)luğuna hizmet ediyor. Kendi insanını “garsonluğa” layık gören bu tutumdan hayır gelmeyeceğini bilmek gerekiyor. Pandemi sürecinde online yapılan bir toplantıda,Hilton Otelleri CEO’su, tur şirketi sahibi Turizm Bakanımıza,sağladığı kolaylıklardan dolayı teşekkür etmiş,Türkiye’deki yatırımlarını daha da arttıracağının müjdesini(!) vermişti. Okullarımızda öğretilen yabancı dilin(İngilizcenin) amacının da turisti rahat ettirmek olduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Lisanımızı yoksullaştıran bu uygulama aracılığıyla, direnişi mümkün kılacak en önemli silahımız (lisanımızı) elimizden alınmaktadır.

Kapitalizm kar etmek için hiçbir ahlaki sınır tanımayan iktisadi sistemin adıdır. Serbest piyasa olmazsa olmazıdır. “Bırakınız yapsınlar” ilkesizliğinin ana istinatgahıdır. Neo-liberalizmle birlikte bu ilkesizliğe “ne olsa gider” klişesi de eklenmiştir. Her şeyi metalaştırabilir. Değişim değeri kullanım değerinin önündedir. Yani üretim, ihtiyacı gidermek için değil karı garanti etmek içindir. Aslolan kardır. Rekabetin kamçılanması gerekir. Öyle ki çoğu zaman bu rekabet uğruna kan dökülür. Daima kazanma (hırsı/arzusu) insanı insanlıktan çıkarır. Kanaatkarlık yoktur bu sistemde. Doymak bilmez. Hep daha fazlasını ister. İhtiyaçlar sınırsız kaynaklar sınırlı safsatası bu sistemin çarklarının sorunsuz dönmesini sağlar. Esasında ihtiyacın sınırsızlığı değil hevanın ve arzunun dipsiz kuyusudur söz konusu olan. Ancak bunu açıkça söylemez. Oldukça esnektir. Her kılığa girebilir. Akışkandır. Kar etti(rdi)ği sürece en gaddar diktatörlerle bile işbirliği yapar. Çıkarı neredeyse oradadır. Her ideolojiyle yakınlaşabilir. Bütün dinlerin mümini olabilir kazanç sağladığı sürece.

Reklam aracılığıyla manipülasyon yapar kapitalizm. Tüketimi arttırmak için en kullanışlı aparatı reklamdır. Firavunun sihirbazları gibidir. Kalabalıkların gözünü büyük bir maharetle bağlar. Eşrefi mahlukat olan insan yeri geldiğinde kapitalizm için reklam malzemesidir. Genç, yaşlı, çocuk,kadın,erkek,bebek fark etmeksizin her yaştan kişiyi kullanır. İnsanı ayartmak için yine insanı sahaya sürer. Hobbes’un “insan insanın kurdudur” (ki kurt kanununda düşeni yemek esastır) klişesi kapitalizmin serlevhasıdır. Satış yapmak (ya da satışı arttırmak) için insanı şekilden şekle sokar. Palyaço kıyafeti giydirip dükkan önlerinde şebeklik yaptırır. İlkeli insandan hazzetmez. Onur ,şeref,izzet,vakar ona yabancıdır. Bu yüzden pragmatizmi ve oportünizmi özendirir. Fırsatları yakalamayı salık verir. Hevayı ve arzuyu kamçılayarak muhatabını insanlıktan çıkarmaya çalışır. Kanaatkar olanları sevmez. Şeytanla işbirliği yapmıştır ve herkesi de bu işbirliğine ortak etmek ister.

Reklam aracılığıyla kamçılanan tüketim iştahının doyurulması için de çözümü vardır kapitalizmin. Sahte alım gücü algısı yaratmakda ustadır. İnsanların ellerine tutuşturduğu kredi kartlarıyla onların geleceğini satın alır. Elinde olmayan parasını harcatır. Sağladığı taksit imkanları ve sık aralıklarla düzenlediği kampanyalarla tüketimi canlı tutar. Nasıl olsa bankalar (aslında tefeciler) devlet güvencesi altındadır. Batsa da parasını çatır çatır alacaktır. Toplum her alanda tüketici olmaya ikna edilmiştir artık. İhtiyacı olmayan şeyleri bile almaya hazırdır. Çünkü onların ihtiyaç olduğuna kanidir. Geleceğini kendi elleriyle satmaktadır. Borçlanarak yaşamaya alışmıştır. Bu alışkanlığının onu korkak, pısırık , muhafazakar,edilgin yaptığının farkında değildir. Bir ev sahibi olmak için gelecek yirmi yılını bankalara ipotek eder. Bu yirmi yıl artık onun değildir. Evindir, betonundur. Yüce Allah’ın en büyük ikramlarından biri olan zamanı böylesine hoyratça harcayan bir toplum,yoksulluğun dibinde yaşıyor demektir.

Broudel kapitalizmi “konsantre sermaye gücü ile devlet arasında halk aleyhine suç ortaklığı “ olarak tanımlıyor. Halk aleyhine olması demek toplumun geniş kesiminin yoksullaşması karşılığında sermaye sahiplerinin güvenliğinin sağlanması demektir. Bu da (ancak) devlet gücüyle mümkündür. Bu noktada ulus-devletin bizatihi kendisi sermaye sahipleriyle ittifak halindedir. En görünür örnek olarak yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız üzere bankalar zikredilebilir. Kapitalizmin mabetleri olarak bankalar hem büyük şirketlerin kurtarılması (ya da daha da büyümesi) için kredi sağlıyor,hem sahte alım gücü algısı oluşturarak insanların geleceklerini satın alıyor, hem de devletin merkez bankasından düşük faizle aldığı parayı yüksek faizle yine aynı devletin vatandaşlarına satarak olağanüstü kar ediyor. Üretim yapmayan bu kurumlar, halkın parasını halka satarak zengin oluyor. Ancak ne halkın kendisi ne de halka vaziyet etme makamında olanlar bu duruma engel olamıyor. Ülke kendi eliyle kendisini yoksulluğun girdabına bırakıyor. Böyle zamanlarda pusuda bekleyen özel şirketler(sırtlan sürüleri) harekete geçerek o ülkenin kamuya ait mülklerini özelleştirmek suretiyle ele geçiriyor. Ancak öncesinde bu özelleştirmelerin meşruiyetini sağlamak için kamunun elinde kalan kurumların zarar ettiği, özel sektöre geçmesi ahalinde ise kara geçeceğine dair bilimsel(!) vaazlar veriliyor. Akademiden-siyasetten-hukuktan satın alınanlar eliyle kamunun bütün malları özelleştirilerek halk şirketlerin insafına terk ediliyor. Herhangi bir sorun yaşanması durumunda ise şirketler (zaten devlet himayesinde oldukları için) her halükarda haklı çıkıyor, zarar etmiyor. Vaktiyle halkın dişinden tırnağından arttırarak ülkesi için yaptırdığı ne varsa elinden alınıyor. Kamuya ait kurumlarda çalışan ve yolsuzluğa bulaşan bürokratlar da özelleştirmeyi destekliyor. Çünkü özelleştirme durumunda hesap vermekten kurtuluyor ve sonrasında devlette edindiği tecrübeyi ve nüfuzu ilgili şirketlerin yönetim kurullarına girerek şirket menfaati için kullanıyor.

Güvenlik, hukuk ve siyaset bürokrasisi sermaye sahiplerinin çıkarlarına halel getirmeyecek şekilde konumlandırılıyor. Toplum serbest seçimlerle kendisini kimin yöneteceğini seçtiğini zannederken, aslında şirketokrasi düzeninin değirmenine su taşıdığını bilmiyor. Çünkü sürekli olarak hamaset ve popülizm narkozuna maruz kalıyor. Ezan-bayrak-vatan-millet söylemiyle efsunlanan halk, başına ne çoraplar örüldüğünü fark edemiyor. Şayet olumsuz bir durumla karşılaştığında ise din aracılığıyla da başına gelenlere sabretmesi noktasında şartlandırılıyor. Sermayenin belli bir kesimin elinde dönüp duran bir devlet olmasına razı olmayan İslam, manevi tatmin vasıtası olarak işlev görüyor. İnsanlara hakkını müdafaa etmeyi,kendisine reva görülen yoksulluğun hesabını sormayı,emeğinin ve alın terinin karşılığını istemeyi, ülkesinin ulusüstü şirketlere peşkeş çekilmesine itiraz etmeyi öğretmesi gereken Müslümanlar, sosyal yardım projeleri adı altında fakirliğin sistematik hale geldiği gerçeğinin görünmez kılınmasına aracılık ediyor. Kapitalizm de bu durumdan oldukça memnun görünüyor. Çünkü vahşiliğini, barbarlığını, acımasızlığını böylece kamufle ediyor. Müslümanların ,tam da şimdi,kapitalist-neoliberal-postmodernist yaklaşımların şirk-tuğyan-zulüm kaynağı olduklarını izhar etmeleri, bu yaklaşımlarla savaşmaları ve nihayetinde mübarek İslam’ın adalet-hakkaniyet esaslı sosyal gerçeklik inşa etme iddiasını hayata geçirmeye çabalamaları gerekirken,sanki kızılayın şubeleriymiş gibi, çalışmaları kabul edilebilir değildir.

 

NOT:Bu yazı'm Umran Dergisi'nin Ekim 2022 (338.sayısında) aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

Kamil Ergenç


AddThis
 

Yorum ekle