okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün185
mod_vvisit_counterDün473
mod_vvisit_counterBu hafta1091
mod_vvisit_counterBu ay8544
mod_vvisit_counterHepsi1824015

Malik B. Nebi'nin "Çağa Tanıklığı" ve Sömürülmeye Elverişli Kültürün Karakteristiği

Burjuva Protestan kültür kodlarından esinlenen modern paradigmanın hegemonyasında şekillenen son dört asırlık tarih, bilinen insanlık tarihinin doğal tekamülünün bir sonucu değil, bilakis büyük bir sapmanın/inhirafın tarihidir. Felsefenin/hikmetin klavuzluğunu reddeden bu sapma, araçsal-seküler aklı öne çıkararak insanın ve doğanın mahvına giden yolun köşe taşlarını döşedi. Araçsal-seküler akıl sayılabilir ve ölçülebilir olana odaklandı, kesinlik iddialı çözümlemeler yaptı, evreni ve insanı matematiğin-fiziğin diliyle okudu… Madde ile mananın, ruh ile bedenin, dünya ile ahiretin, fizikle metafiziğin arasını ayırdı ve bunları birbirinden bağımsız unsurlar olarak kodladı. Bilgiyi güçle eşitleyerek, tahakküm-sömürü aracı olarak kullandı. Avrupa merkezci gelişen bu yeni (modern) süreç , sadece ortaya çıktığı coğrafyayla sınırlı kalmadı. Dünyanın geri kalanını da kendisine benzetmek için oldukça sistematik ve barbarca bir sömürgeleştirme stratejisiyle hareket etti. Kendi büyük sapmasını başka uluslara da dayattı. Çünkü başka türlü hayatta kalması mümkün değildi. Çirkinlik-kötülük ne kadar yaygınlaşırsa o kadar normalleşirdi. Avrupalı beyaz adam da kendi sapkınlığını görünmez kılmak için,sapkınlığı küreselleştirmeyi tercih etti. Bunu büyük oranda başardı da…

Sömürgecilik bu başarıda en önemli rolü oynadı hiç şüphesiz. Sadece yer altı-yer üstü maddi kaynakların ele geçirilmesi değil, ülkelerin-toplumların zihinsel olarak ta istimlak edilmesi anlamında sömürgecilik(kolonyalizm), beyaz adamı ihya etti. Maddi varlıkların ele geçirilmesi için askeri müdahale de dahil “sert sömürgecilik” yöntemi uygulanırken,zihinsel istimlak için önce ilgili toplumların lisanlarına müdahale edildi. İnsan-tabiat-tarih-iktisat-siyaset-zaman-mekan-toplum-devlet-Tanrı v.b tasavvuruna ilişkin kelimelere beyaz adamın dünya görüşüne uygun olarak yeniden içerik kazandırıldı. Akabinde ise araçsal-seküler aklın rehberliğinde ontolojik-epistemolojik-metodolojik perspektif inşasına girişildi. Bunun için de ilgili ülkelerde Avrupa merkezci bilgi sisteminin belirlediği sınırlar içinde konuşan/üreten üniversiteler kuruldu veya gelecek vadeden kişilere beyaz adamın evinde eğitim imkanı sağlanarak devşirildi. Sözünü ettiğimiz bu devşirmelerden özellikle post-kolonyal (sömürgecilik sonrası) dönemde istifade edildi/ediliyor. Sömürge mağduru halkla beyaz adam arasında tercümanlık görevi bu devşirmelere tevdi edilmişti:

“Biz şu an yönettiğimiz milyonlarca insanla bizim aramızda tercüman olabilecek bir sınıf oluşturmak için elimizden geleni yapmalıyız; kanda ve renkte Hintli ,ama beğenide,fikirde,ahlakta ve anlayışta İngiliz olan kişilerden oluşan bir sınıf. Ve bu sınıfa ülkenin yerel dillerini rafine etme,bu dilleri Batılı terminolojiden ödünç alınan bilim terimleriyle zenginleştirme ve bu dilleri aşamalı olarak büyük nüfuz kitlelerine bilgi taşımaya uygun araçlar haline getirme işlerini bırakabiliriz. (1)

II. Dünya savaşı sonrasında bağımsızlığını kazandığını zanneden uluslar, beyaz adamın dayattığı epistemolojik emperyalizmin sınırları içinden konuştuklarının ve eylediklerinin farkında olmadıkları için, sınır-bayrak ve milli marşla avundular. Avrupalı gibi düşünerek, onun bilme-kavrama-yorumlama biçimine sadık kalarak, onun bugününü kendi yarını yapmak için çaba harcayarak muasır medeniyet seviyesine erişeceğini zanneden bu uluslar, neo-kolonyalizm (yeni sömürgecilik) mağduru olmaktan ne yazık ki kurtulamadılar. Sömürgeciliğin epistemik şiddetine yanıt veremedikleri için kendi içlerinden düşman üreterek enerjilerini tükettiler, tüketiyorlar. Bu düşmanlık büyük ölçüde ya etnik-folklorik-yerel-bölgesel ya da mezhebi farklılıklardan kaynaklanıyordu. Beyaz adamın insanlığa armağanı (!) olan ulus-devlet, tek etnisiteye-kültüre dayalı katı bir gerçekliği ihtiva ettiği için farklılıklarla bir arada barış içinde yaşama pratiği üretemedi. Farklıyı ya asimile ya entegre ya da yok edecekti. Onun kendi özgünlüğü içinde var olma hakkını tanımıyordu. Üçüncü dünya milliyetçiliğine yaslanarak homojen bir toplum yaratmaya çalıştı. Bu milliyetçilik etnik-kültürel birörnekliği temsil-tebliğ etmenin yanında, beyaz adamdan öğrendiği tarih yaklaşımı sayesinde geçmişi yeniden yorumlayarak “seçilmiş ulus” klişesi üretti. İslam dünyası toplumları özelinde bu klişe Türk-Arap-Fars-Kürt-Mağrip İslam’ı şeklinde kategorize edilerek her bir ulusun kendini merkezde konumlandırmasını sağladı. Bu konumlandırma, bugün de yakinen müşahede edileceği üzere, ümmet bilincini yaraladı.

Malik Bin Nebi mağrip havzasının Müslüman mütefekkirlerinden biri olarak gerek Cezayir’in sömürgesizleştirilmesi (dekolonizasyon) sürecinde aldığı sorumluluk gerekse (daha totalde) İslam dünyası toplumlarının ahvaline ilişkin çözümlemeleriyle, 20.yüzyıl İslamcı tefekkür mirasının önemli simalarından biri olarak öne çıkar. Dünya ölçeğinde imparatorluktan ulus devlete geçişin kritik eşiği olan I. Dünya savaşına ve İngiliz-Fransız sömürge imparatorluklarının gerileyip Amerikan emperyalizminin tahkim edildiği post-kolonyalist (sömürgecilik sonrası) tarihin başladığı II. Dünya savaşına tanıklık etmiştir. Sömürgeciliğe geç kalan ve fakat azgın iştihasıyla bu geç kalmışlığını telafi etmek isteyen Japonya ve Almanya’nın kesin mağlubiyeti; İslam dünyasının askeri ve siyasi temsilcisi Osmanlı’nın parçalanması; vaktiyle Avrupa’nın sömürgesi olan Amerika’nın 20.yüzyılın küresel imparatorluğu olarak öne çıkması; Bolşevik devrimiyle tarihe karışan Çarlık Rusya’nın, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olarak geri dönüşü… Tüm bu yaşananlar ve daha fazlası bir insan ömrüne sığacak kadar kısa bir sürede cereyan etti. Malik Bin Nebi sözünü ettiğimiz bu süreçlerin hemen hepsinin yakın tanığıdır. Doğrudan sömürge olan bir ülkede, Cezayir de, dünyaya gözlerini açan Nebi’nin hayatı 20.yüzyıl sömürgeciliğinin karakteristiğine dair önemli ipuçlarıyla doludur. Sömürge ya da yarı sömürge ülke aydınlarının çoğunda-en bilinen örnekler olarak Seyyid Kutup ve Ali Şeriati zikredilebilir-olduğu gibi Nebi’nin de ilk düşünsel durağı milliyetçiliktir. Mısır’da Sa’d Zalul Paşa’nın,bir İngiliz subayın yaralanması sebebiyle sürgüne gönderildiği haberini okuduğunda, bütün benliğini vatanseverlik (nasyonalizm) duygusunun kapladığını söyleyecektir.(2) (Hatıratında vatansever olarak tercüme edilen kelime “nasyonalist”. Esasında bu kelimeyi ulusçu-milliyetçi olarak çevirmek daha uygundur. Türk Dil Kurumu tarafından 1942 de neşredilen Felsefe ve Gramer terimleri’ nde “ulusçuluk” kavramı kabul edilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitimde terim birliğinin sağlanması için teşkil ettiği komisyon tarafından 1952’ de neşredilen Orta Öğretim Felsefe Terimleri’nde ise “milliyetçilik” kullanılmış.(3)

Ne ki yıllar sonra milliyetçi-ulusalcı akımlardan teberri edecektir Malik Bin Nebi… Tıpkı çağdaşı Ali Şeriati ve Seyyid Kutup gibi… Bu teberri ediş Cezayir milliyetçiliğinin iki portresiyle karşılaştıktan sonradır. Bunlardan birincisi Fransız sol hareketleriyle uzlaşan ve bizzat yönetim kadrosunda burjuvaziyi iyi bilen ve militanların bulunduğu kanat. Diğeri ise sömürgecilerle uzlaşan burjuva kanadı.(4) Çünkü Fransız sol hareketi Cezayir direnişine karşı ikiyüzlü davranmakta hatta direnişi küçük düşürücü ithamlarda bulunmaktadır. Ali Şeriati, Fransız radikal Marksistlerinin, Cezayir direnişini sürdüren FLN (Ulusal Kurtuluş Cephesi) mensupları için “bunlar bir avuç Arap feodalinin oyuncağı olan gerici dinci anarşistlerdir”   dediğini kaydeder. Öte yandan Fransız Komünist Partisi’nin Cezayir’de süren cinayetkar sömürgeci savaşı protesto bile etmediğine değinir. (5)

Milliyetçi-ulusalcı akımların beyaz adamla kurduğu bu yakın ilişki post-kolonyal dönemin de karakteristik özelliğidir. Nitekim Frantz Fanon da “milliyetçi siyasi partiler hiçbir zaman sömürgecinin karşısına dikilme ihtiyacı hissetmezler. Tek yaptıkları sömürgeci burjuvaziden daha fazla iktidar istemektir” diyerek bu duruma dikkat çekecek (6), yerli burjuvazinin sömürgecilerle işbirliği yaptığını söyleyecektir. Ümit bağladığı Japonya’nın Çin’i işgal girişimine tanık olduğunda ise ulusalcı-milliyetçi yaklaşıma “ana davaya ihanet ettiği” gerekçesiyle tamamen sırtını döner Malik B.Nebi… (7) Yeni liman selefiliktir artık… İslam dünyasının kurtuluş reçetesini, köklere-kaynağa dönüş çağrısı yapan bu akımda bulmuştur. Abdülaziz b.Suud’un kitaplarını okumaktadır. Sömürgeci güçlerin Hicaz’da Suud devletinin hakim olmasından rahatsız olduğunu düşünmektedir. Hicaz’ın vahhabi/selefi düşünceyle ışık saçan bir merkez olacağını zannetmektedir. Bu merkezin enerjisini önemsemekte, Bağdat hilafetinin düşmesiyle çöküşe sürüklenen İslam dünyasının kurtarılması sürecinde, ortak bir İslam düşüncesinin hükümran oluşunu temin edeceğine inanmaktadır. (8) Yanıltıcı iyimserliğin büyüsüne kapılmıştır bu dönemde Malik Bin Nebi... Vehhabiliğin İslam dünyası toplumlarını siyasetten soğutacağını, literalist-tekfirci yaklaşımıyla Müslüman bilinci taşlaştıracağını, zahiri aşırılıklarıyla görgüsüz bir modernleşmenin faili olacağını, küresel emperyalizm ve siyonizmle işbirliği yaparak Mekke-Medine gibi aziz beldelerin hürmetini-izzetini ayaklar altına alacağını öngörememiştir. Mısır’da Firavunların zulmünü aratmayan Sisi’nin en büyük destekçisinin vehhabi/Suud tiranlığı olduğunu (9) görseydi şüphesiz daha farklı düşünürdü… Aydınlanma tiranlığının tarih dışı-arkaik-ilkel-primitif olarak kodladığı din/İslam, 1979’da İran’da, büyük bir meydan okumanın öznesi olarak, ulusalcı-milliyetçi görünümlü Amerikancı Pehlevi Hanedanlığı’nı mağlup ettiğinde, küresel emperyalizmin vehhabiliği devreye sokarak, bu inkılabın İslami değil Şii olduğuna İslam dünyası toplumlarını ikna etmeye çalıştığını görseydi de… Malik B.Nebi gibi uyanık bir zekanın vehhabilikle ilgili bu öngörüsüzlüğü onun çağa tanıklığındaki zaaflardan biri olarak not edilebilir.

Sömürülmeye elverişli olmak Malik Bin Nebi’nin Cezayir özelinde dikkat çektiği ve fakat İslam dünyası toplumlarının tamamını ilgilendiren oldukça önemli bir çözümlemedir. Meseleyi sadece sömürenler/kolonyalistler boyutuyla değil sömürülenler boyutuyla da ele alan bu yaklaşım bugün de üzerinden hassasiyetle durulmayı hak ediyor. Çünkü sömürgeciyi başarılı kılan, büyük ölçüde, karşısındakinin zafiyetleridir. Bilindiği üzere bünye sağlıklı olduğunda bağışıklık sistemi güçlüdür ve mikroplara karşı dayanıklıdır. Ne zaman ki sağlığını kaybedip bağışıklık sistemi zayıflar o vakit daha önce kolaylıkla bertaraf edilen mikroplar bünyeyi işgal eder. Toplumsal bünyeyi sağlıklı kılan şey(ler):

a) Sahih bilginin üretimi (ulema-entelektüeller) b) Öğretimi/talim-terbiyesi (mektepler), c) Yayılımı ( ulema-entelektüeller) d) İnşası (sanat-edebiyat) e) Himayesi-temsili (toplum)

Akabinde ise adaletin ikamesi gelir. Ki bu da yine sahih bilgiye yaslanır. Adaletin ikamesi hukuki sürecin sıhhatiyle yakından ilgilidir. Bu noktada otoriteye ihtiyaç vardır. Onu da devlet temsil eder. Devlet, cem olmuş akıldır ve belli bir siyaset (yönetme ahlakı) üzeredir. Bu siyasetin ilke-prensip-umde ve şiarlarını yüce Kur’an ve nebevi gelenek belirler. Ulema-entelektüeller bu iki ana kaynaktan ilham alarak siyasetin tekamülüne nezaret eder. Toplumsal bünyeyi siyasal bilinç sahibi olma yönünde teşvik eder. Fertlerin karar alma süreçlerine aktif katılımını özendirir. Onların zihinsel-entelektüel kapasitelerini en üstü düzeye çıkarmak için çaba harcar. Her bir ferdin ilgi ve istidadı doğrultusunda en kamil seviyeye çıkmasını sağlayacak koşulların oluşması için yönetim erkini yönlendirir. Böylece toplumla devlet arasında sağlıklı bir iletişim ve denetim sistemi oluşur. Toplum devleti denetleyemediğinde, erk sahipleri şımarır-azar-müstağnileşir. Devlet gücünü kendi çıkarları için kullanmaya başlar. Bu durumda toplumun devlete güveni azalır ve inkıraz kaçınılmaz hale gelir. Ulema-entelektüeller her hal ve şartta bağımsızlıklarını erk sahiplerine karşı toplumun tarafında durur. Onların cesaret ve celadetleri toplumsal bünyenin yozlaşmasını engeller.

Sözünü ettiğimiz bu özelliklerini kaybeden toplumlar sıhhatini de kaybetmiş olur. Böyle toplumlarda kokuşma/yozlaşma (tefessüh) kaçınılmazdır. İnsanlar niteliksel değil pragmatik-oportünist tercihlerde bulunur. Fayda, değerin önüne geçer. Her şey metalaşır, alınıp satılabilir hale gelir. Ahlaki ilkeler buharlaşır onun yerine çıkar temelli ilişkiler geçer. İzzet ve şeref ,onur ve vakar gider onun yerine omurgasızlık,ilkesizlik,hafifmeşreplik gelir. Bilgiye verilen kıymet azalır. Binaenaleyh ulema-entelektüel havzasının itibarı aşınır. Entelektüel çabanın yerini dedikodu alır. Hakkın hatırını değil halkın hatırını gözeten popülist yaklaşımlar öne çıkar. Kalabalıkları hoşnut etmek için hakikatin kalbi kırılır. Adalete olan güven azalır. Hukuk, adaletin tecelli etmesine vesile olmak yerine güçlü olanın şımarıklığını/ aymazlığını/ pervasızlığını artırır. Yönetim erkini elinde bulunduranlar, halkı “ayak” kendilerini ise “baş” görür. “Ayaklar baş olamaz” klişesine sığınarak toplumsal bünyenin edilginliğini perçinler. Kendilerini denetleyecek kimse olmadığı için güç sarhoşluğu yaşar. Nihayetinde toplumsal bünye anormalliği normalleştirir. Kötülük sıradanlaşır. Cehalet (bilgisizlik anlamında değil bilgiye ilgisizlik anlamında) katmerleşir. Bu noktada yapılacak tek şey vardır. Sorumlu ulema- entelektüelin her türlü riski alarak, nebevi tavrın ve tarzın öncülüğünü yapmak. Hem sürüleşmiş halkı hem de onları sürüleştirenleri rahatsız etmek. Ve sürüleşmeye razı olanları insan olmaya/direnişe çağırmak…

Malik B. Nebi’nin nazarında İslam dünyası toplumlarının sömürülmeye elverişli kültür üretmesi tarihin belli bir döneminden sonra ortaya çıkan insan tipiyle alakalıdır. Mağrip için bu dönem muvahhidler sonrasıdır. Ona göre muvahhidler dönemi yüce Kur’an’ın muradına uygun insan tipinin inşasında önemli rol oynamıştır. (10) Sonraki dönemlerde bu insan tipinin yerine taklidi öne çıkaran ve böylece ölü düşünceler biriktiren insan geçmiştir. İsfehani’den öğrendiğimiz kadarıyla taklit (قلد )kökünden “bükülüp boyna takılmış olan ip, gümüş v.b türünden kolye” demektir. (11) Mehmet Okuyan aynı kelime kökünün yüce Kur’an’da iki yerde “gerdanlıklar” iki yerde ise “anahtarlar, kilitler” anlamında kullanıldığını söyler. (12) İsfehani de fazladan gündelik kullanım örneği de var. “Onun boynuna bir iş koydum (yani onu yapmaya mecbur ettim) “ cümlesinde de aynı kökten gelen kelime kullanılmış. Bu bağlamda taklit, olumlu ve olumsuz anlamda kullanılabilen bir muhtevaya sahip.Son Elçi(s.a.v)’nin hayat tarzını yaşanabilir kılmak bağlamında “boynumuza iş almak”, yani gündelik hayatımızda Elçi(s.a.v) gibi davranmaya çalışmak taklidin olumlu boyutuna işaret ederken, “boyuna takılan ip manasında” ise mecazen, kolaylıkla sevk ve idare edilebilen, aklını kullanmadığı için başkaları tarafından güdülen anlamında olumsuz boyutuna işaret eder. Çağdaş İslam düşüncesinin, Malik Bin Nebi de dahil,öncü simaları Müslüman toplumlarda yaygın olan taklidin ikinci boyutuna itiraz etmektedirler. Yani aklını kullanmaya cesaret edemeyen, özne olma bilincini yitirmiş, kolaylıkla sevk ve idare edilebilen, siyasal bilince yabancı insan yığınlarının herhangi bir değişime katkı sunamayacağına dikkat çekmektedirler. Bu gerçekliğin ortaya nasıl çıktığını anlamaya çalışır Malik Bin Nebi. Bulduğu yanıtlardan bir tanesi, Cezayir özelinde, farklı isimlerle faaliyet gösteren sufi akımlardır. İseviyye-Kadiriyye bunlardan sadece ikisi… Islahata kapalı olduğunu söyler bu yapıların. (13) Sömürgecilerin başarısıyla bu yapılar arasında bağ kurar. Cezayir’in farklı beldelerinde sömürge karşıtı bilinç uyanışı olmasına rağmen sufi yapıların etkili oldukları yerlerde edilginliğin yaygın olduğuna dikkat çeker. İslam’ın manevi otoritesinin canlı ve fakat siyasal boyutunun ölü olduğu bu yapıların sömürge siyaseti için tehlike oluşturmadığını söyler. Tarikatçılık salgınına karşı adeta savaşır. Ama halkın bu yapılara olan ilgisi oldukça büyüktür. Islahat hareketinin öncülüğünde elde edilen kazanımlar, sömürgecilerin törensel dini yaklaşımlara olan ilgi ve desteği sayesinde kaybedilir. Kendi tabiriyle “kapıdan kovulan tasavvufi hareketler bacadan girer.” Kapısına kilit vurulan tarikat zaviyeleri tekrar açılır. Amariyye ve Kadiriyye tarikatlarının zaviyelerinden tambur sesleri duyulmaya başlar. Yıllar önce gençliğinde duyduğu bu sesleri tekrar işitmesi Bin Nebi’ye “Sisifosun trajedisi”ni hatırlatır. Cezayir halkının yapısal sorunlardan uzaklaşıp gösteri ve yürüyüş basitliğine döndüğü izlenimi edinir. Sağlıklı din anlayışını zedelediği için ıslahat öncüleri tarafından kaldırılan zerde (nezir kurbanı sunumu) törenlerinin, sömürgecilerin yardakçısı kimi ulusalcı kesimler tarafından yeniden icra edilmesini hazmedemez. Benzer yaklaşım Reşid Rıza için de söz konusudur. O da bilinçsiz ve cahil şeyhler yüzünden sömürgecilerin Cezayir’de kolay tutunabildiğini söylemiştir. (14)

İslam dünyası toplumlarının büyük bir kısmında etkili olan sufi yapılar, kelam ve fıkıh gibi katı sınırları/hiyerarşisi olan yaklaşımlara nazaran gündelik hayata kolay nüfuz edebilmeleri, ticari örgütlenme kabiliyetleri, muhatabının manevi huzurunu da temin eden disiplinli doğası, üslup zarafetini-fedakarlığı ve diğerkamlığı öncelemesi, gösteriş-riya-kibir gibi çirkin hasletlerden beri olmaya özen göstermesi gibi özellikleriyle Müslümanların tarihsel tecrübesinin bir ürünüdür. Son Elçi(s.a.v)’nin ahirete irtihali sonrası Roma-Sasani gibi kadim medeniyetlerin mağlup edilmesiyle artan refah ve akabinde toplumsal bünyede ortaya çıkan zevk ve eğlenceye düşkünlük, gösteriş/debdebe merakı gibi sufli eğilimlere karşı nebevi geleneğin eminlik-sadelik-tevazu gibi özelliklerinin tekrar hayata hakim olmasını isteyenlerin çabasının sonucudur.

Emevi-Abbasi döneminde Meşşai (peripatetik) kültürün İslam dünyasına sızması nasıl ki vahiyden bağımsız aklı öne çıkardı ve sonraları bu akıl Aristo’nun “faal akıl” öğretisiyle iç içe geçerek felsefeyi nübüvvetin üstünde konumlandırıp nübüvveti devre dışı bırakmak istediyse, İşraki kültür sızıntısı da nassa/şeriata karşı küstah bir sufiliğe rahim oldu. Böylece nebevi geleneğin sadık tilmizi olan sufilik gitti yerine Batıni-içrek-ezoterik-mistik bir kültür geldi. İşrakilik, keşf-sezgi-ilham-rüya odaklı bilgilenmeyi öne çıkararak vahiyle terbiye edilmiş aklın çabasını tahfif eden bir gelenek oluşturdu. Bu gelenek Müslüman toplumları edilgin-pasif-duygusal-meraksız-siyasal akla yabancı yığınlar haline getirdi. Türkiye özelinde yakın zamanda tanıklık ettiğimiz 15 Temmuz ihaneti, işraki gelenekten beslenen bir yapının emperyalist-kolonyalist güç odakları tarafından satın alınabilmesi sayesinde mümkün oldu. Atasoy Müftüoğlu’nun Neo-Nurcu olarak adlandırdığı bu akım bir yandan işraki geleneğin ana omurgasını oluşturan keşf-sezgi-rüya-ilham unsurlarını kullanarak muhataplarını düşünemez/ akledemez hale getirirken, diğer yandan İslam öncesi kültür kodları (özellikle “şamanlık”) itibariyle işraki perspektife oldukça müsait olan Türklüğe “Türk-İslamcı” gömlek giydirerek toplumsal meşruiyetini temin edebilmiştir. Bu ve benzeri akımların sömürgeciler tarafından İslam dünyasının her yerinde destek görmesi, Malik Bin Nebi’nin “sömürülmeye elverişlilik” çözümlemesi bağlamında düşünüldüğünde dikkat çekicidir. Öte yandan Libya’da İtalyanlara karşı direniş örgütleyen Senusiler; Kafkasya’da Rus emperyalizmine direnen Şeyh Şamil; müritleriyle birlikte Osmanlı-Rus savaşına katılan Ziyaeddin Gümüşhanevi (15); Endonezya’da Hollanda karşıtı isyan örgütleyen nakşilik gibi örnekler de var. (16)

Burada dikkat edilmesi gereken husus bu yapıların nassın sınırlarına/nebevi geleneğe olan bağlılıklarıdır. Muhataplarını sadece duygu yoğunluklu eylemlere değil-ki savaş duygusal yoğunluğun en üst düzeyde olduğu gerçekliktir- aynı zamanda kurucu-inşai zihinsel çabaya da yöneltmekle mükelleftirler. Kuşkusuz kurucu-inşai zihinsel çabanın en kamil şekli siyasette tebarüz eder. Demek ki sufi yapılar muhataplarının siyasal bilincine de katkı sunmak, bu bilincin fail olmasını sağlayacak koşulları inşa etmek mecburiyetindedir. Bu siyasal bilinç nübüvvet temelli olmak zorundadır. Müslümanlar, Fransız İhtilali’nin dünyaya dayattığı ve bütünüyle Hıristiyanlığın tarihsel tecrübesinin izlerini taşıyan kavram ve kurumlarla siyaset yapmak zorunda değildir. İslam,dün olduğu gibi bugün ve yarın da, iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki ve sair tüm alanlarda adalet-hakkaniyet esaslı bir sosyal gerçekliği inşa edebilecek yetkinliktedir. Malik B. Nebi’nin, sömürgecilerin hoşlandığı Müslümanlar olarak tanımladığı Cezayir’deki kimi sufi yapıların benzerleri İslam dünyasının pek çok yerinde var ne yazık ki… Yukarıda zikrettiğimiz neo-nurculuk bunlardan sadece biri… Türkiye özelinde Nakşi-Halidi geleneğin önde gelen siması Said Nursi’nin siyaseti olumsuzlayan tavrı, takipçileri için kötü bir miras olarak kalmış, siyasetin yüksek etki üreten doğasına kayıtsız da kalamayan sufi havzalar “arka kapı” siyaseti stratejisine sığınmışlardır. Bu strateji ise;

a) Verili siyasal düzenin kavramsal ve kurumsal hegemonyasına razı olmak (ki bu düzenin Hıristiyanlık içi gerilimin sonucu olarak ortaya çıkan Fransız İhtilali’yle alakasına yukarıda değinmiştim.)

b) Nübüvvet temelli siyaset dilinin-söyleminin-pratiğinin inşa ve ikamesi için gösterilmesi gereken ilmi-entelektüel çabayı yadsımak

c) Siyasi erk tarafından sağlanan imtiyazları/ayrıcalıkları kaybetmemek için toplumun yapısal-kronikleşmiş sorunlarına kayıtsız kalmak

d)Şeffaflık yerine gizemli-mahrem ilişkileri tercih etmenin kaçınılmaz sonucu olarak istihbarat manipülasyonlarına açık olmak

gibi son derece ciddi zafiyetlere sebebiyet vermiştir. Doğrudan bir siyasi partinin (MSP) kuruluşuna müzaheret ettiği söylenen Zahid Kotku da, Türk toplumunun ahlaki ve kültürel olarak yeniden yönlendirilmesinden yanadır. (17) Siyasal boyut Kotku’da da zayıftır. Bu zayıflık müzaheret ettiği Milli Görüş geleneğinin halihazırda içinde bulunduğu siyasal kabızlık durumundan da anlaşılabilir. Üzülerek söylemek gerekiyor ki, Türkiye de dahil İslam dünyası toplumlarının ekserisinde Müslümanlar;

a) Suud/Körfez mahreçli Vehhabiliğin zahiri aşırılığına-literalizmine-tekfirine dayalı tedhişçi b) Sufi havzalar tarafından temsil edilen uzlaşmacı-sinik-pasif-gizemli

c) Milliyetçi-ulusalcı kesimlerin riyasetindeki homojen-etnisist-tekdüze-hamasi-popülist-vülger

d) Liberal-demokrat kesimler tarafından öne çıkarılan bireyci-oportünist-pragmatik-hedonist

tavrın-tarzın-tutumun şekillendirdiği siyasete mahkum durumdadırlar. Aydınlanma ideolojisinin kavramsal-kurumsal hegemonyasıyla hesaplaşan, burjuva Protestan kültür kodlarının nihai mutlak (mış ) gibi sunulmasına itiraz eden, yüce İslam’ın ruhuna uygun siyaset dilini-söylemini-pratiğini üretmek için çaba gösteren nitelikli kadro hareketlerine tesadüf etmek mümkün değildir.

Sömürülmeye elverişli kültürde öne çıkan bir diğer özellik entelektüel-ilmi çabaya kayıtsızlıktır. Ulemaya verilen kıymetin azalması, inceleme-araştırma-öğrenme merakının yerini tembelliğin alması ilgili kültürün dinamizmini kaybetmesine (yani içerik üretme zaafıyla malül hale gelmesine) neden olur ve böylece içerik üreten dinamik kültürler tarafından istimlak edilir. Müslümanlar, ilmi-entelektüel çabaya ve bağımsızlığa özen gösterdikleri dönemlerde tarihin öznesi olmayı başardılar. Ne zaman ki bu bağımsızlık ve özen kayboldu o vakit inkıraz kaçınılmaz bir gerçeklik olarak kendisini dayattı. Malik Bin Nebi ulemanın sömürgeci güçlerin ideolojik savaşta kullandığı araçlar hakkında en ufak deneyimleri olmadığını, karakter yapıları itibariyle olaylar karşısında tavır koyacak irade keskinliği ve olgunluktan yoksun olduklarını, kendilerine emanet edilen halkın çıkarlarını koruma görevini hakkıyla yerine getiremediklerini, hatta onu ayaklar altına alarak siyasi makamlara aşağılık kişilerin gelmesine (zımnen) katkı sunduklarını söylerken (18) inkırazın en önemli nedenlerinden birine de dikkat çekmektedir. Klasik kültür potasında şekillenen zihinlerin, sömürgeciliğin sinsi-kurnaz adımlarının farkına varamaması üzerinde dikkatle durmak gerekiyor. İnceleme-araştırma-öğrenme-sorgulama kabiliyetini yitiren toplumsal bünyenin, etki altında kalması kaçınılmazdır. BU etki altında kalış bir süre sonra efendi-köle ilişkisine dönüşecek, İbn-i Haldun’un ifadesiyle “mağluplar galipleri taklit edecektir.” Bu taklit öyle bir raddeye varacaktır ki, mağlup olan galip gelene benzedikçe insanlığını yeniden kazanacağını zannedecektir. Fanon’un beyazlar tarafından sömürgeleştirilen zenci psikolojisiyle ilgili çözümlemesinde dediği gibi:” Yüzüm kadar kara olan ruhumun en karanlık köşesinde; kara çizgilerle taranmış bilincimin karanlıkta kalan en arka bölgesinden kopan arzu: beyaz olmak” (19)

BU arzu Avrupalı beyaz adamın epistemolojik emperyalizmine yanıt veremeyen ulusların-toplumların da arzusudur . Sömürgeci şiddete yanıt veremediği için kendi içinden düşman yaratıp onlarla savaşan, enerjisini beyaz adamı mağlup etmeye değil aynı ülkeyi paylaştığı yurttaşlarına yöneltenlerin gizlemeye çalıştığı ama bir türlü gizleyemediği arzusu… Sartre’ın bile “hümanizmamızın striptizi”(20) demek zorunda kaldığı sömürgeci şiddeti kanıksamak kadar utanç verici bir şey olamaz. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu İslam dünyası toplumlarının ekserisi bu şiddetle barışık yaşıyor. Aydınlar-akademisyenler beyaz adamın epistemolojik emperyalizmiyle yüzleşmek-hesaplaşmak yerine onu albenili ambalajlara sarıp kendi halklarına pazarlıyor. Malik B. Nebi, Cezayir halkının Fransız sömürgesi altındayken maruz kaldığı istiskal edici muameleden kurtulmak için Fransız okullarına gittiklerini, oysa ki Yahudilerin böyle yapmayıp II.Dünya savaşı sonrası sinagoglarını eğitim-kültür yuvası haline getirerek bağımsızlıklarını kazandıklarına dikkat çeker. Müslümanların aynı çabayı göstermemesinden, düşünce ve eylem planı olmamasından yakınır. Öğrencilik yıllarında da başıboş Arap gençlerine nazaran Yahudi gençlerin daha sistemli çalıştıklarına şahit olmuştur. Fransız mekteplerini tercih eden Müslümanların bu yönelimlerinde hiç kuşkusuz kendilerini küçük-çaresiz-yoksul ve cahil görmelerinin payı büyüktür. Bu mekteplerden mezun olanlar sömürge şiddetiyle yüzleşmeyi başaramadı. Bilakis o şiddeti üçüncü dünya milliyetçiliği adı altında kendi halkına pazarladı. Osmanlı-Türkiye modernleşme tecrübesi içinde Jön Türk hareketi bu bağlamda değerlendirilebilir. Bu hareket Cezayir’de Fransa karşıtı muhaliflere ilham vermiş, onlar da “Jön Türk” adıyla anılmış. Mustafa Kemal, sömürge karşıtı mücadelenin kahramanı olarak, halk arasında teveccühe mazhar olmuş. Öğrenciler arasında artan Türkiye ilgisi Fransız hocaları endişelendirmiş.(21) BU ilgi, İstiklal Harbi sonrası Türkiye’de olup-bitenleri gördükten sonra yerini kaygıya bırakmıştır muhtemelen. Bandung Konferansı’nda Türkiye’nin, Cezayir de dahil diğer sömürge halklarının bağımsızlıklarına karşı çıktığını, BM güvenlik konferansında Fransa’yla birlikte Cezayir aleyhine oy kullandığını gördüklerinde ise kaygı yerini hayal kırıklığına ve öfkeye bırakmıştır. Turgut Özal 1985’te Cezayir’i ziyaret edecek ve geçmişte yapılan bu büyük hatalardan dolayı özür dileyecektir.

Mağluplar, galiplerin zihinsel üstünlüğüne inanma eğilimindedir. Bu inanç onları galibin dünya görüşü ve hayat tarzını (sorgusuz-sualsiz) ithal etmesi gerektiğine ikna eder. Tıpkı zencinin beyazı “zihinsel üstünlükle” kodlaması gidi sömürge halkları da sömürgeciyi öyle kodlar. Beyazın zenciyi kodlama şekli ise “fiziksel üstünlük” tür. Fanon buradaki fiziksel üstünlüğün içerisinde cinsel gücün baskın olduğunu, yani beyazların zenciyi “olağanüstü cinsel güce sahip” olarak resmettiğine dikkat çekerek, zencinin öldürülmeyip hadım edilişini bu bağlamda açıklar. (22) Özelde zenci daha genelde ise Doğu toplumlarının Avrupalı beyaz adam nezdinde şehvetle-cinsellikle birlikte anılması, onların rüşt sahibi olamadıklarına işaret etmek içindir. Trajik olansa rüşt sahibi olmadığına Doğulunun kendisinin de inanmasıdır. Beyaz adama benzemek için attığı her adımın onu kendi olmaktan çıkardığını fark edemeyecek kadar kördür. Bu körlüğün failleri ise aydınlardır. Bu aydınlar beyaz adamın büyük günahlarını fark edip onunla hesaplaşmaya-yüzleşmeye, onun bilme-kavrama-yorumlama biçiminden teberri etmeye çalışan entelektüelleri sapkınlıkla suçlayarak kriminalize ederler.

Malik B. Nebi hem sömürgecilerin emellerini-yöntemlerini ve ideolojik savaş taktiklerini fark eden hem de Cezayir özelinde İslam dünyası toplumlarının sömürülmeye elverişli kültürel kodlarını deşifre eden müteyakkız bir Müslüman mütefekkir olarak, kendi halkını sömürgecilerin epistemolojik emperyalizmine ikna etmeye çalışan aydın prototipinden de, anti-kolonyalist uyanışa-dirilişe önderlik etmesi gerekirken manevi-içsel tatmine odaklanıp devrinin efkarına kayıtsız kalan ve böylece sömürgecilerin ekmeğine yağ süren ulema tipinden de ayrılmaktadır.

Kamil Ergenç

NOT:Bu yazı'm Umran Dergisi'nin 349.Sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

1- Madun Konuşabilir mi?/Gayatri Spivak/Çev. Dilek Hattatoğlu-Gökçen Ertuğrul-Emre Koyuncu/Dipnot Yay./I.Baskı/2016-Ank)”

2- Malik Bin Nebi/Çağa Tanıklığım/ Çev. Muharrem Tan/Ekin Yay./syf.89 ve 116/I.Baskı/2018-İst.

3- Mustafa Namık Çankı/ Büyük Felsefe Lügatı/“Nationalisme” maddesi/İz Yay./ II.Cilt/ I.Baskı/ syf.887-888/2021-İst. )

4- Malik B. Nebi/a.g.e./syf.280

5-Ali Şeriati/Öze Dönüş/Çev. Kerim Güney/Kitabevi Yay./I. Baskı/s.192-193/1999-İst.)

6- Frantz Fanon/Yeryüzünün Lanetlileri/Çev.Şen Süer/Versus Yay./II.Baskı/2013-İst

7- Çağa Tanıklığım/s.417-18

8- Malik B.Nebi/a.g.e./s.313-314

9-https://serbestiyet.com/roportaj/roportaj-mursiye-sisi-seni-devirecek-dedik-bize-hep-hayir-o-bizim-adamimiz-cevabini-verdi-140036/

10-Atike Çiçek/Malik Bin Nebi’de Sömürgecilik Olgusu/ Yük.Lisans Tezi/Dicle Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı İslam Mezhepleri Tarihi Bilim Dalı/syf.45 dipnot/Diyarbakır-2019

11- Rağıb El İsfehani/Müfredat/Mütercimler: Abdülbaki Güneş-Mehmet Yolcu/Çıra Yay./s.395/I.Baskı/2006-İst.

12-Mehmet Okuyan/ Çokanlamlılık Bağlamında Kur’an Sözlüğü/ Düşün Yay. / 4.Baskı / s.698/2016-İst.

13- Malik B. Nebi/a.g.e/s.288

14- Malik B.Nebi/a.g.e/s.289

15-Hamid Algar/Nakşibendilik/Çev. Cüneyd Köksal-Ethem Cebecioğlu-İsmail Taşpınar-Kemal Kahraman-Nebi Mehdiyev-Nurullah Koltaş-Zeynep Özbek/İnsan Yay./syf.474/ VI.Baskı/ 2019-İst.

16-Şerif Mardin/Kültürel Değişme ve Aydın: Necip Fazıl ve Nakşibendi/Ortadoğu’da Kültürel Geçişler içinde/Der. Şerif Mardin/Çev. Birgül Koçak/Doğu-Batı Yay./II.Baskı/s.248-276/2019-Ank.

17- Hamid Algar/a.g.e./s.97 ‘deki dipnot

18- Malik B.Nebi/a.g.e./s.328 ve s.382

19- Frantz Fanon/Siyah Deri Beyaz Maskeler/Çev. Cahit Koytak/Encore Yay./I.Baskı/2016

20- Frantz Fanon/Yeryüzünün Lanetlileri/s.33

21- Malik B.Nebi/a.g.e/s.63

22- Frantz Fanon/Siyah Deri Beyaz Maskeler


AddThis
 

Yorum ekle