okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün71
mod_vvisit_counterDün787
mod_vvisit_counterBu hafta2097
mod_vvisit_counterBu ay10181
mod_vvisit_counterHepsi1850961

Oryantalist Söylemin Karakteristik Özelliği

Orient; doğu, doğuya ait, Asyalı, şeffaf,çok parlak… Occident ; Batı,Asya’nın batısındaki ülkeler,özelde Avrupa… Orient-Occident ikili karşıtlığı modern paradigmanın mahiyetine dair çok önemli ipuçları barındırır bünyesinde. Hatta bu paradigmanın hayatiyet kazanması bu ikili karşıtlık sayesinde mümkün olmuştur dersek abartmış olmayız. Sadece coğrafyanın/ mekanın ideolojik amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılması değil, aynı zamanda, ilgili coğrafyanın/ mekanın, içinde yaşayanlarla birlikte, karşıtlığı besleyecek şekilde damgalanmasıdır söz konusu olan. Bu damgalama Doğu’yu ilkel/ arkaik/ primitif/dişil/ mistik/ erotik/ egzotik/ masalsı/irrasyonel; Batıyı ise rasyonel/düzenli/medeni/rüşt sahibi/eril olarak kodlar. Yahudi-Hıristiyan referanslar egemendir bu kodlamada. Başka milletlere karşı üstünlük-seçilmişlik anlayışı muharref Yahudilik ve Hıristiyanlıkta baskındır. Yahudilik millilik sınırlarını aşamadığı için dar bir cemaat örgütlenmesi olarak kalırken; Hıristiyanlık, Roma’nın resmi dini olduktan sonra, kendi dışındakileri kendisine benzetmek için zorbalık ta dahil her yolu kullanmıştır. Benzemek istemeyenleri ise ya yok emiş ya da, kendisinden ayrı, gettolarda yaşamaya mecbur bırakmıştır. Gıl Anidjar “ Hıristiyanlık töz komünitesiyle eş zamanlı olarak kan komünitesini icat etmiştir. ”Beşer”i “et ve kan” olarak kavrayışıyla başlayarak, kendisini bir kan komünitesi olarak anlayan ve kavrayan ilk komünitedir” (1) tespitiyle, Hıristiyan olmayanların et ve kan olarak kıymetsiz olduklarına dair itikadi bir gerçekliğe işaret etmektedir. Özellikle 1492 sonrasında başlayan keşif(!) seferlerinde, karşılaşılan toplumlara reva görülen muamele bu itikadın izlerini taşıyor. Amerika’nın-Asya’nın-Afrika’nın-Ortadoğu’nun sömürgeleştirilmesini mümkün kılan bu yaklaşımdır.

Edward Said şarkiyatçılığı “şark ile garb arasındaki ontolojik ve epistemolojik ayrıma dayanan düşünme biçimi” olarak tanımlar. (2) Doğu hakkında fantastik ögeler,aşırı genellemeler,coğrafyayı ve içindekileri “daha alt kategori” olarak damgalama girişimleri bu ayrımdan beslenir. Epistemoloji bilginin ne’liği ve nasıl’lığını konu edinirken, ontoloji varlığa dair tasavvur ve telakki biçimlerine odaklanır. Ontoloji olmadan epistemoloji olamayacağına göre (çünkü bilgi üretilebilmek için insanın varlıkla ilişki kurması gerekir) burada dikkat çekilen ayrım, Doğu’nun bilme-kavrama-yorumlama-anlama biçimiyle Batı’nınki arasında niteliksel fark olduğudur. Bu fark hem sömürgeciliğe hem de Batı’nın üstünlüğüne gerekçe olacaktır ilerleyen zamanlarda. Said’in kolonyalizm ( sömürgecilik) ile şarkiyatçılık arasında birbirini besleyen girift bir ilişki olduğuna dair tespiti de bu bağlamda yerindedir. Şayet oryantalizmin kurguladığı doğu imajı olmasaydı Avrupa sömürgeciliği bu kadar pervasızca, vahşice hareket edemezdi. Muhatabını “henüz olmamış” olarak tanımlamak onu “rüşt sahibi” yapma hakkını kendinde görme, dahası şayet direniyorsa bu direnişinin “medeniyet karşıtı” olduğunu tespit etme hakkı veriyor. Nitekim 19.yüzyıl sömürgeciliğinin meşruiyet klişesi “uygarlık misyonu” ydu. 20. Yüzyılda “demokrasi ve insan hakları” olarak değişti bu klişe... 21.yüzyılda ise dijital emperyalizmi de yedeğine alarak “dezavantajlı grup hakları ve cinsel özgürlükler” adı altında devam ediyor.

Walter Mignolo “kolonyalite olmadan modernitenin olmayacağını ve kolonyalitenin moderniteden türemek yerine onu oluşturduğunu “ (3) söylerken, Edward Said’in tespitlerini bir ileri aşamaya ve bence olması gereken yere taşıyor. Said, kolonyalizm-oryantalizm arasında ilişki kurarken, bunların aslında modern paradigmanın sömürgeci-ırkçı-seküler-hümanist karakterinden neşet ettiği gerçeğine temas etmez. Yani sömürgeciliği ve oryantalizmi mahkum eder ve fakat modern paradigmanın bunların üreme zemini olduğunu, dahası moderniteyi doğru anlamanın yolunun bunları (oryantalizm-kolonyalizm) bilmek olduğu gerçeğini pas geçer. Mignolo, Said’in eksik bıraktığını tamamlayarak meseleyi daha köklü bir eleştirinin konusu yapıyor ve “sınırda düşünme” yi öneriyor. Sınırda düşünmeyi ise “ bilginin dış bağlarını koparıp dekolonyal kılınması ve bunu yaparken Batı’nın evrensel tarih düşüncesinin milyonlarca insandan söküp aldığı onuru ve saygınlığı yerine koyacak dekolonyal yerel tarihler inşa edilmesi için gereken epistemoloji… Disiplinleri geliştirmeye değil,onları kendileri dışında kalan amaçlar için kullanmaya, modernitenin/kolonyalitenin olmadığı bir dünyayı hedeflemeye ve inşa etmeye yönelik eylemsellik…Kurtarıcı beklemek yerine kaderlerini kendi ellerine alan insanların deneyimlerinden doğan bir epistemoloji-etik ve siyaset…” olarak tanımlıyor. (4)

Tam bu noktada dekolonizasyon (sömürgesizleştirme) mücadelesinin aslında modern paradigmanın sınırlarını aşmakla, onun dışına çıkmakla mümkün olduğu gerçeği belirginleşir. Yani önüne ister “post” ister “neo” eklerini koyalım fark etmez…Oryantalizm-kolonyalizm tartışmaları, zorunlu olarak, burjuva Protestan kültür kodlarından esinli modern paradigmanın mahiyeti ve keyfiyetine dair bir bağlamda devam edecektir. Bu bağlamın içinde kaldıkça sömürgesizleştirme mücadelesi zaafa uğramakla malüldür. O zaman “paradigma dışı” düşünme-üretme-eyleme nasıl olur sorusunun yanıtı üzerinde durmak gerekir. Afrika-Latin Amerika-Asya da dekolonyal mücadele, yerel tarih araştırmalarına hız vererek kendilik bilinci kazanmak ve böylece Avrupa’nın evrenselleştirdiği tarih anlatısından kurtulmak şeklinde sürdürülüyor. Dıpesh Chakrabarty’nin de dikkat çektiği “Avrupa’yı Taşralaştırmak” fikri, bu yerel tarih araştırmalarının sağlayacağı verilerle mümkün kılınmaya çalışılıyor. İngilizcenin hegemonyasından kurtulmanın imkanları üzerinde düşünülüyor ve Avrupa’nın “epistemik ayrıcalığı” sorgulanıyor. Tüm bu çabalar II.Dünya savaşı sonrasında öne çıkan post-kolonyal araştırmalardan bağımsız değil elbette. Doğrudan sömürgeciliğin dolaylı sömürgeciliğe evirilmesi sonrasında Avrupalı beyaz adamın epistemik hegemonyasında herhangi bir gerileme olmadı. Hatta yerel unsurlarla yapılan işbirliği sayesinde görünmeden denetleme imkanına kavuştu. Klasik oryantalist literatürün olağanüstü katkısıyla, Avrupa dışı uluslar sistematik olarak sömürülmeye devam etti. Bu sömürünün görünmez kılınması için ilgili toplumlarda ya üçüncü dünya milliyetçiliği terviç edildi ya da Batıni/işraki din dilini referans alan yapılar desteklendi. Üçüncü dünya milliyetçiliği oryantalist literatürün Batı dışı toplumlara yaklaşımını aynen taklit ederek kendi içinde bir “öteki” yarattı. Karşıtı olmadan var olamayan bu yaklaşım toplumsal bünyenin sürekli gerilim halinde kalmasını yeğledi. Sömürgeci şiddete yanıt veremediği için kendi içinden düşman yarattı ve bütün hıncını bu düşmana(!) yöneltti. Westfalya düzeninden ilham alan devlet anlayışını tahkim etmek için etnik-mezhebi-bölgesel gerilimlerin artışına vesile oldu. Siyasal alanı Fransız ihtilalinden ilham alan kavramlara terk ettiği için kendine özgü bir siyasal dil üretemedi. Avrupa’nın yerel tecrübesini, insanlık ailesinin tarihsel serüveninde zorunlu bir safha olarak gördüğü için, bu yerelliğin taşıdığı sapkınlığı, inhirafı fark edemedi. Batıni/işraki din dili ise toplumu içe kapanmaya, manevi tatmine, keşf-sezgi-rüya temelli bilgilenmeye ikna ederek pasif-edilgin sürüler haline gelmesini sağladı. Siyaseti şeytanlaştırarak Müslümanları inşai-kurucu zihinsel çabaya yabancılaştırdı. Hayatın bütününe renk veren değer sistemi İslam’ı, maneviyatçı bir bağlama hapsederek etkisizleştirdi. Böylece oryantalizmin kurguladığı düşünmeyen-üretmeyen-yönetemeyen-pasif-tembel dindar/Müslüman imajına meşruiyet kazandırmış oldu. Denebilir ki hem üçüncü dünya milliyetçiliği hem de Batıni/işraki din dili, oryantalist perspektifin Batı dışı Müslüman toplumlarda ete kemiğe bürünmesine katkı sunmuştur.

Sömürgeciliğe asistanlık yapan oryantalizm “tanıma” yı değil “tanımlama”yı tercih eder. Bu tercih son derece stratejiktir. Avrupalı beyaz adama muhatabını istediği gibi kurgulama imkanını bu tercih sağlar. Çünkü “tanıma” irfani perspektifi havi bir eylemdir. Muhatabını özne (kendine mahsus bir kimliğe, fıtrata sahip) olarak kabul eder ve bu kabul çerçevesinde onunla ilişli kurar. Tanıma, tanışmaya vesile olur. Yüce Kur’an insanların farklılıklarına işaret ettikten sonra “tearüf (tanışma)” tavsiyesinde bulunur. Bu sözcüğün maruf-örf-irfan-marifet ile aynı kökten geldiği göz önüne alındığında tanışmanın farklılığı kabul anlamı taşıdığı da söylenebilir. İnsan’dan insana değer aktarımı tanışmayla mümkündür. Tanımadan önce “tanımlama” çabası ise müstağni bir yaklaşımın izlerini taşır. Varlığın fıtratını görmezden gelmeye meyyaldir. Kendi kurgusunu, velev ki fıtrata muğayir de olsa, gerçekleştirmek ister. Bu yaklaşım aydınlanma mutlakiyetçiliğinden beslenir. 17.yüzyıl bilim devrimiyle birlikte Avrupalı beyaz adam, bilgiyle kutsalın arasını ayırarak (desacralisation) Tanrının senaryosunu reddetti. Onun yerine kendi kurgusunu koydu. Bu yaklaşım oryantalizmin de karakteristik özelliğidir. Artık Avrupa dışı uluslar/toplumlar “neyse o olarak “değil, beyaz adam onu “nasıl görmek istiyorsa” öyledir. Doğu imgesinin anımsattığı her ne varsa bu kurgunun neticesidir. Doğu mitos (mistik-mitik-egzotik-erotik-dişil-duygusal) iken Batı Logos (akıl-rasyonalite-erillik-yönetme-bilim-düşünce) dur. Logos, mitostan üstündür. Çünkü mitos beden, logos ise ruh/akıldır. Nasıl ki bedeni akıl/ruh yönetirse, Doğu’yu da Batı yönetir. Doğu yönetmeyi/ siyaseti bilmez. O ancak bedene mahsus lezzetlerle/elemlerle anılabilir. Akli çabaya yabancıdır. Duygusallığı aklını kullanmasına mani olmuştur. Rüşt sahibi değildir. Bir başkasının (bu başkası elbette beyaz adamdır) yardımıyla rüşt sahibi olabilir. Bilim-sanat-düşünce-medeniyet gibi akli çabayı içkin eylemler-ürünler Batı’ya (yani logosa) mahsustur. Yeme-içme-eğlenme-spor gibi bedene mahsus lezzet ve kabiliyetler ise Doğu’ya… Bu nedenle beyaz adam, bedene ait lezzetleri tecrübe etmek için Doğu’ya gider. Adına turizm denilen sektör (büyük ölçüde) beyaz adamın Doğu’da (yeme-içme-eğlenme) adına tadacağı lezzetlerin organize edilmesidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok “Doğu Ülkesi” turizm adı altında sömürgeleştirilmektedir. Bedene mahsus kabiliyetlerin en görünür olduğu alanlardan biri de şüphesiz spordur. Doğu toplumları spordaki başarılarıyla övünürken, beyaz adam bu durumdan oldukça memnundur. Oryantalist literatürün katkısıyla “mitos” laştırılan Doğu’yu görmektedir bu başarılarda… Şimdilerde Türkiye’nin de kadın voleybol ekibinin başarılarıyla övünmesi, hatta bu başarıyı muasır medeniyetler seviyesini aşma kudretimizin delili olarak gö(ste)rmeye çalışması, çerçevesi oryantalizm tarafından çizilen Doğu imgesini içselleştirme göstergesi olarak okunabilir.

Oryantalizmin en güçlü etkisi akademide oldu hiç şüphesiz. Modern paradigmanın kutsaldan soyutlanmış bilgiye yaslanan doğasından ilham alan yeni bir sosyal bilimler dili-söylemi-metodu inşa edildi. Buna göre Avrupa’nın yerel tecrübesi, insanlık ailesinin tarihsel yürüyüşünün zorunlu uğrak noktasıydı ve evrenseldi. Böylece beyaz adama “epistemik ayrıcalık” tanınmış oldu. Üniversite sistemi bu ayrıcalığı sistematik hale getirdi. Özellikle filoloji-sosyoloji-antropoloji-arkeoloji disiplinleri aracılığıyla Avrupa’nın üstünlüğüne bilimsel (!) argümanlar üretildi. Renan’ın sami diller çözümlemesi vahiy alan dilleri küçümserken, Comte’un üç hal yasası ilerlemeci(lineer) tarih tasavvuruna meşruiyet kazandırdı. Sosyoloji aracılığıyla Avrupa’nın yaşadığı toplumsal değişim süreçleri, Avrupa dışı tüm uluslar için de cari kılınmaya çalışıldı. Halihazırda Türkiye’de de sosyoloji, beyaz adamın epistemik ayrıcalığını koruyarak faaliyet gösteriyor. Onun kavramlarıyla konuşuyor ve onun metoduyla çalışıyor. Oysa ki yaklaşık yüz yıl önce Said Halim Paşa, Müslüman bir toplumun Avrupa’ya mahsus sosyal bilimler dili ve metoduyla analiz edilemeyeceğini dile getirmişti. Bilgi ve metot nötr değildir. Onu üreten aklın/kalbin rengini taşır. Yani belli bir değer sistemine, modele (paradigmaya) yaslanır. Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin bilgisi seküler-ırkçı-hümanist-pozitivist karakterlidir. Bujuva Protestan kültür kodlarından, Batı Hıristiyanlığı bünyesindeki gerilimden esinlenmiş, yumuşak ve sert sömürgecilik aracılığıyla evrenselleştirilmeye çalışılmıştır. Oryantalizm bu yumuşak ve sert sömürgeciliğin veri tabanı olarak oldukça işlevsel bir rol üstlenmiştir. Kültürel emperyalizmin (b)esin kaynağı da burasıdır.

Kültürel emperyalizm belli bir bilme-kavrama biçiminin, hayat tarzının ve dünya görüşünün yumuşak veya sert sömürgecilik aracılığıyla dayatılmasından başka bir şey değildir. Her kültür bir değer sisteminin/itikadın/ideolojinin rehberliğinde şekillendiği için (Hegel kültür için “maddeleşmiş ruh” ifadesini kullanır) bu dayatma eksiksiz bir biçimde itikadi referanslar içerir. Bu noktada iki farklı durum ortaya çıkar: Emperyalist/kolonyalist hegemonya ya kendi itikadını cebren ve hileyle benimsetir ya da muhatabının itikadının içini boşaltarak sömürülmeye elverişli hale getirir. Birincisi sert ikincisi ise yumuşak sömürgeciliğe örnek verilebilir. Her ikisi için de “bilgi” hayati önemdedir. Oryantalist literatür tam bu noktada devreye girer ve kendisinden beklenen hizmeti verir. XIX. Yüzyıl sert sömürgecilik yöntemlerinin cari olduğu bir tarih/zaman kesitiydi. Bu sertlik XX. yüzyılın ilk yarısında da devam etti. II.Dünya savaşı sonrasında post-kolonyal evreye (yumuşak sömürgeciliğe) geçildi. Sömürgeciler kendilerine bağlı, dünya görüşleri ve hayat tarzları itibariyle “beyaz adam (veya kadın)” gibi düşünen yerli elitlerle işbirliği yaptılar. Böylece ilgili ülkelere “görece bağımsızlık” lar bahşedildi. Marşları,bayrakları,anıtları,sınırları,ulusal kahramanları oldu bu ülkelerin. Üçüncü dünya milliyetçiliğine ikna,ulus-devlete razı edildiler. Gösterişli sloganların gölgesinde ulusal birlik/bütünlük naraları atarken “otokolonizasyon(kendi kendini sömürgeleştirme)” eyleminin failleri olduklarını fark edemediler. Hiçbir milliyetçiliğin (nationalism) anti-emperyalist olamayacağını, (çünkü bu ideolojinin beyaz adamın kültür kodlarından esinlendiğini,onun itikat-inanç evreninin ruhunu taşıdığını, onun tarihsel tecrübesinin sonucu olduğunu, din-inanç bağının yerine kültür-tarih bağını ikame ettiğini,etnik-mezhebi homojenliği esas aldığını, dolayısıyla İslam toplumları özelinde ümmet bilincini dumura uğratacağını ) idrak edemediler. Beyaz adamın uyguladığı “epistemik şiddet” öylesine etkili oldu ki Doğulu toplumlar Batılı beyaz adamı mağlup etmek için onun gittiği yoldan gitmenin zaruri olduğuna inandılar. Fakat şiddet sadece epistemik boyutla sınırlı kalmadı. Kaçınılmaz olarak ontik ve metodik şiddet de kendisini gösterdi.

Ontik şiddet; ontolojik emperyalizmin sonucudur. İlahi vahyi/nebevi pratiği referans almadan varlığı anlam(landır)maya çalışır. Metodik şiddet ise; insan-insan, insan-tabiat, insan-eşya, insan-varlık ilişkisinin hangi usulle ele alınacağı, bilginin nasıl elde edileceği gibi soru(n)ların ilahi vahiy(ve nebevi pratikten) bağımsız bir şekilde cevaplandırılması neticesinde tezahür eden durumun ifadesidir. Oryantalist-kolonyalist perspektifin rahmi olan modern/post-modern paradigma ilahi vahiy bilgisinin ve nebevi pratiğin bilgi değeri taşıdığına inanmıyor. Sezgisel, folklorik ya da manevi işlevi olabileceğini ve fakat bir bütün olarak bilgiye-hayata-tarihe- ahlaka-hukuka-siyasete-iktisada v.b vaziyet edemeyeceğini iddia ediyor. Bu iddiasını temellendirmek için de özel “epistemik cemaat/ler” istihdam ediyor. Bu cemaatler hermenötik yöntem aracılığıyla ( ki bu yöntem oryantalizmin İslam’ı müzeleştirmek için kullandığı en etkili yöntemlerden biridir) İslam’ı tarih-dil-kültür bağlamına hapsederek etkisiz kılmaya, karmaşık-çelişik-irrasyonel-duygusal-eril-yerel özelliklerle malül tarihsel bir metin olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Bugün ilahiyat fakültelerinde bile İslam’ın arkeolojik bir malzeme gibi inceleme-araştırma nesnesi konumuna indirgenmesi, oryantalist-kolonyalist perspektifin hala etkili olduğunu gösteriyor.

Kamil ERGENÇ

NOT: Bu yazı’m Hece Dergisi’nin 323.sayısında (Kasım 2023) aynı başlıkla yayımlanmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

1-Gıl Anidjar/Kan:Bir Hıristiyanlık Eleştirisi/Çev.Ahmet Demirhan/Ketebe Yay./ s.93/I.Baskı/2018-İst.

2- Edward Said/Şarkiyatçılık   (Batı’nın Şark Anlayışları)/ Çev.Berna Ülner/ Metis Yay./VII.Baskı/s.12/2013-İst)

3- Walter Mignolo/Yerel Tarihler Küresel Tasarımlar (Sömürgecilik,Madun Bilgiler ve Sınırda Düşünmek/Çev.Emre Can Ercan/ İnsan Yay. /s.10/2023-İst

4- Walter Mignolo/a.g.e./ s.11,s29,s.23


AddThis
 

Yorum ekle