okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün201
mod_vvisit_counterDün473
mod_vvisit_counterBu hafta1107
mod_vvisit_counterBu ay8560
mod_vvisit_counterHepsi1824031

Kemalizmin Kolonyalist Mahiyetiyle Yüzleşmek

Kemalist paradigmanın (ki faşizme yatkın ve hatta iç içedir) , muhafazakar demokrat kimliğin özel/hususi çabasıyla, Türkiye’nin çimentosu olarak yeniden öne çıkarıldığı bir vasatta, entelektüel yetkinlik ve celadet sahibi herkesin üstlenmesi gereken en mühim vazife, evvela Kemalizmin esin kaynağı olan aydınlanma aklını ( ki tepeden tırnağa judeo-hıristiyan kodlardan ilham alır) teşrih masasına yatırmak; saniyen bu aklın kimi zaman aleni/aşikar kimi zamansa örtülü/zımni olarak ortaklaştığı (işbirliği yaptığı) kolonyalist perspektifi deşifre etmektir. Bu deşifre işlemine ise eğitimden başlamak gerekir. Çünkü sadece Cumhuriyet Türkiye’sinde değil,aydınlanma aklını referans alan bütün halkı Müslüman ülkelerde eğitim, oldukça işlevsel bir endoktrinasyon(aşılama)aracıdır. Hiç bir ulus-devlet bu araç olmadan mevcudiyetini teminat altına alamaz. Çünkü ulus-devlet için toplumun homojenleştirilmesi ve denetimi/kontrolü” olmazsa olmazdır. Bunun için de en etkili araç eğitimdir.

Tarihte mutlak bir kopuştan söz etmek mümkün değil… Kimi dönemlerde yaşanan hayati değişiklikler (radikal kırılmalar), öncesinde meydana gelen bir dizi olayların sonucu. Tarihin devrim olarak nitelediği kimi hadiseler, kendisinden öncesine çok şey borçlu. Bu borçluluk halinin farkında olan Newton ‘’biz devlerin sırtında yükselen cüceleriz’’ der. Binaenalyh tarihin hamasi ve romantik bir okumanın konusu olmaktan çıkarılarak eleştirel bir dikkat,üst düzey bir farkındalık bilinci ve en önemlisi de felsefi bir perspektiften okunması gerekir.Aksi taktirde gerçek anlamda bir tarih bilincine sahip olmak mümkün değildir. Türkiye özelinde ‘’tarihçilerin kutbu/otoritesi’’ sıfatlarıyla mevsuf isimlerin (bile) Kemalizmin ne olduğu ve olmadığı hususunda cesaretle konuşmaktan imtina etmeleri, yüzleşme zafiyetimize işaret eder. Geçmişin övgü ve sövgü malzemesi olmaktan çıkarılarak bugünün dündeki karşılığı olarak düşünülmesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var kuşkusuz. Üniversal bilginin üretildiği(!) akademik havzalarda bile, Cumhuriyet Türkiye’sinin,Kemalizm aracılığıyla, maruz kaldığı kolonyalist müdahaleye ilişkin putkırıcı bir söylemin geliştiril/e/memiş olması, büyük bir trajedidir.Ülke olarak yaşadığımız kimlik buhranından kurtuluş, kanaatimce, yakın ve uzak geçmişle cesaretle yüzleşmekten geçiyor. Çünkü kolonyalist(sömürgeci) dil, Avrupa merkezci bilgi sisteminden esinlenen düşünme ve eyleme biçimini içkindir.Yani Avrupa değerler sisteminin yeganeliğine ve ulviliğine iman etmiş bir aklın ürünüdür. Bu dil, muhatabını nesneleştirir ve ehlileştirilmesi gereken bir varlık olarak kodlar.’’Tanı/ş/madan’’ önce ‘’tanımlama’’ niyetindedir. Böyle yaparak muhatabının ne olduğuna ve ne olmadığına karar verme hakkını eline almış olur.

Marks’ın küçük mülk sahipleri için ‘’onlar kendilerini temsil edemezler temsil edilmeleri gerekir’’ sözünde de karşılık bulan kolonyalist dil, kendisi gibi olmayanı kendisi kıvamına getirmek için her türlü müdahaleyi meşru görür. Kemalizmin de yıllarca ‘’halka rağmen halk için’’ olarak formüle edilen tarzında, aslında bu kolonyalist perspektifin izlerini görmek mümkündür. Mürşit olarak kodlanan bilim ve fen, metafizikten/kutsaldan soyutlanmış bilgiye işaret eder. Kant’ın, aydınlanma için söylediği ‘’kişinin bilerek düştüğü ergin olmama halinden vazgeçip erginleşme çabası ‘’ sözü, geleneksel olarak kodlanan dünyanın ve o dünyaya rengini veren değerlerin –ki bu değerlerin en başında din gelir-reddi olarak tebarüz etti. Din, düşüncenin önündeki en büyük engel olarak görüldü. Bu perspektife ram olan Kemalizm,‘’gökten indiği varsayılan sözlerle’’ değil, hakiki mürşit olan bilimle/fenle ilerlemenin(terakkinin) mümkün olduğu tezini serlevha edindi. Böylece hayatın bütününe renk veren mutlak hakikat olarak İslam referans olmaktan çıka/rıla/rak vicdani bağlama hapsedildi. Bu hapsolma, sömürgeciliğin kanıksanması/içselleştirilmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla övünerek söylediğimiz “bizi kimse sömüremedi” sözü, bir efsun olmaktan öteye gidememekte ve aslında kendi kendimizi sömürgeleştirdiğimiz gerçeğini kavramamıza engel teşkil etmekte…

Yaklaşık çeyrek asırdır iktidarda olmasına rağmen, muhafazakar demokrat (şimdilerde muhafazakar Kemalist) kimliğin eğitimle ilgili istediği adımları-ki ne istediğini bilip bilmediği ayrı bir tartışmanın konusudur-bir türlü atamamış olması, esasında meselenin sadece siyasal iktidarla alakalı olmadığını, dahası eğitim felsefemizin Osmanlı’nın 19.yüzyılından beri aydınlanma ufkuna teslim olmayı yeğlemiş olmasıyla da yakından ilgilidir. Nasıl olmasın?1699’dan sonra, o güne dek başına gelen bela ve musibetlerin sebebi olarak dinine/diyanetine yeterince sadakat göster/e/memiş olduğunu düşünen ve bundan dolayı da kendisini murakabe eden ‘’akıl’’, Avrupa karşısında sürekli olarak yaşadığı mağlubiyetlerin sorumluluğunu artık inandığı/yaslandığı hakikat sistemine yüklemeye başlamıştı. Yani,bir vakitler yaslandığı hakikat nizamını yegane gören ve ‘’gavurun aklı olsaydı Müslüman olurdu’’diyenler, Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkan modern değerler sisteminin ve bu sistemin belirlediği iktisadi, içtimai, hukuki, siyasi, felsefi gerçekliğin ulviliğine ikna olmaya başladı… Bu ikna oluş elbette ki bir anda olmadı. Yaklaşık iki asırlık bir sürecin sonunda, bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sini inşa eden ‘’aydınlanmış akıl’’ ortaya çıktı. Dolayısıyla Kemalizm, her ne kadar Cumhuriyet Türkiye’si bağlamında ortaya çıkan bir ideoloji olarak görülse de, esasında Augouste Comte-Charles Darwin-Voltaire-Roussseou hayranı Pozitivist Jön Türk geleneğinin mirasçısıdır.Bu gelenek iyi analiz edilmeden Kemalizmin doğru anlaşılması mümkün değildir.Comt’un,metafizik-teolojik-pozitivist olarak kategorize ettiği tarih tasavvurunu şiar edinen Jön Türklerin,Fransız İhtilali’nin Jakoben karakterine olan hayranlıkları,Cumhuriyet Türkiye’sinde yapılan devrimleri anlamak açısından mühimdir.Çünkü Comtçu tarih teorisinde din, ilkel/primitif/arkaik kültürlerin hayal, vehim ve korku saikiyle ürettiği bir olgudur.İnsanlık, bu evreleri aşmış ve akli olgunluğa ulaşmıştır. Dolayısıyla dine ihtiyaç kalmamıştır.

Fransız filozofun bu teorisi, ikinci meşrutiyetin banisi olan Jön Türkler’in İslamcılarla tartışırken ‘’Allah bilgiyi sarıklılardan alıp feslilere verdi’’ sözlerinde belirginlik kazanır. Nitekim Kemalist devrimlerin motivasyonu Comtçu tarih algısında gizlidir. Yeni durumun kanıksanması /içselleştirilmesi için, geçmişin ya yok edilmesi ya ötekileştirilmesi ya da modern/post-modern olanın lehine olacak şekilde yeniden yorumlanması gerekiyordu. Ancak en etkili yöntem geçmişin ötekileştirilmesiydi. Esasında bu yöntem, geçmişin aynı zamanda yeniden yorumlanması anlamına geliyordu. Her yorum,yeni bir içerik kazandırma hamlesi olduğu için, geçmişe dair modern tarihin söylediği her şey, bizim bugünü daha ileri/ medeni/ uygar görmemizi perçinleme amacına matuftu.Geriye doğru gittikçe insanlığın ilkel/barbar/vahşi olduğuna şartlandırıldık.Bu süreç öylesine profesyonelce yürütüldü ki, Doğu(Orient)’da yaşayan toplumlar, kendilerini Batı(Occident)’da yaşayanlara göre ‘’geri’’ görmeye başladılar. Bu “gerilik” algısının oluşmasında filoloji, antropoloji, sosyoloji, psikoloji biliminin verilerinden istifade edildi. Bu bilimler, insanlık ailesinin etnik, mezhebi, folklorik, duygusal, kültürel, filolojik gen haritasını çıkararak kategorize ettiler.Batı da yaşayanlar, hem etnik olarak hem de kültür ve medeniyet olarak merkezde konumlandırıldı(eurocantrism).Diğer kültür ve etnisiteler ise Batı’ya olan yakınlıkları ve uzaklıkları nispetinde makbul veya gayr-ı makbul olarak tasnif edildi.Bu süreç iyi analiz edildiğinde, doğrudan sömürgeye maruz kalmamakla birlikte, sömürge toplumlarının yaşadığı travmalara benzer şeyler yaşayıp yaşamadığımız hususu da netlik kazanacaktır.Henüz daha bu gelenekle gerçek anlamda yüzleş/ebil/diğimiz söylenemez.Bilakis ilhamını pozitivist üstatlardan alan Kemalist devrimlerin la yüs’el(sorgulanamaz)liğine öylesine şartlandırıldık ki ,sorgulama çabası güden her eylem, ya ihanetle ya da mürtecilikle itham edilmeyi baştan göze almalı…

Müslüman toplumların edilgen ve otorite mahkumu olduğunu iddia eden oryantalist söylemi merkeze alan Kemalizm,cebri bir modernleştirme yöntemini benimsemiştir. Halk,kıvama getirilmesi/ehlileştirilmesi gerekendir.Buradaki ‘’kıvam ‘’ve ‘’ehlileştirme’’ esasında dinin belirleyici olduğu bir “düşünme-eyleme” tarzının değiştirilmesi amacına matuftur.Muhatabın kıvama gelip gelmediğine veya ehlileşip ehlileşmediğine de yine kendisini merkezde konumlandıran “Kemalist akıl” karar verecektir.Bu kararı verirken en büyük yardımcısı hiç şüphesiz ki bilimdir.Üniversal bilginin üretildiği yer olan üniversite, Kemalist paradigmanın benimsetilmesi sürecinde oldukça işlevseldir.Filoloji,tarih,coğrafya,felsefe ,sosyoloji ve antropoloji gibi disiplinler ,tıpkı kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeleri sömürülebilir kıvama getirmek için yaptıklarına benzer şekilde ,araçsallaştırılmıştır.Oryantalist aklın öncülük ettiği ‘’uygarlık misyonu’’ klişesi burada da devrededir.’’Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak’’ veya ‘’çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak’’ şeklinde formüle edilen adımlar,zımnen dinin geriletilmesi amacı gütmektedir.Dinin ilkel/primitif/arkaik olarak kodlandığı bu süreçte, bilimin tartışılmazlığı ve belirleyiciliği esastır.Bilgi, sadece akıl, deney, gözlem,tecrübe yoluyla elde edilen ve ‘’güç’’ olarak kodlanan sıfattır. Bu güç, sadece iktidarda kalmayı sağlamaz aynı zamanda tanımlama,içerik kazandırma ve kodlama avantajı sağladığı için sürekli olarak merkezde kalmayı da temin eder.Eğitim sistemi tamamen bu paradigma üzerine kurulur.İktisadi,ictimai,hukuki,siyasi,felsefi tüm kavram ve kurumlar aydınlanmacı bir perspektifle yeniden inşa edilir.Kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeler için belirlediği etnik,mezhebi ve kültürel ayrışma temelli stratejisi, Kemalist akıl tarafından da aynen uygulanır.Türk tarih tezi,güneş dil teorisi gibi çalışmalar filoloji ve antropoloji disiplinlerinin desteğiyle yapılır.Türk etnik kimliğinin yüceliğini ispatlama amacıyla yapılan bu çalışmalar, Türk olmayanı (özellikle de Kürtleri ve Arapları) daha alt kategori olarak kodlar. Böylece Türkçülük, Kemalizmin istinatgahı olarak belirginleşir.

‘’Dil’’de yapılan değişiklikle birlikte yeni bir düşünme biçimi icat edilmeye çalışılır. Kur’an alfabesi yerine tercih edilen Latin alfabesiyle,’’dedesinin mezar taşını bile okuyamayan’’ bir nesil yetiştirilir. Bu değişiklikten murat,aydınlanma aklının ve ufkunun daha kolay benimsenmesini sağlamaktır. Din’in dominant olduğu gelenekle temas kesildiğinde, modern değerler sisteminin daha kolay benimseneceği varsayılmıştır. Kendisi de bir dilci olan ünlü müsteşrik Ernest Renan’ın, 1883’te Sorbonne da verdiği bir konferansta söylediği ‘’İslam mani-i terakkidir’’ sözü , Jön Türkler aracılığıyla Kemalizme ‘’köklü bir değişikliğin gerekliliği’’tezini destekleyen önemli bir argüman olarak miras bırakılır. Bu köklü değişikliğin en önemli göstergesidir dil’deki değişim… Bunu, İslam’ın zaman tasavvurunu iptal eden takvim değişikliği izler.İlerlemeci/lineer tarih algısının benimsetilmesi ve kapitalist iktisadi sisteme tam entegrasyon amacıyla gerçekleştirilen bu değişiklik, adeta bir inhiraf sürecini imler. İslam’ın varoluş mücadelesindeki en hayati eylemlerden biri olan hicreti başlangıç yapan ve bu vesileyle son Elçi olan Hz.Muhammet(s.a.v) ‘in izinden gittiğini beyan eden Müslümanlar, İslam’ın zaman tasavvurundan uzaklaş/tırıl/arak, Hıristiyan kültürünün mahkumu olmaya itilir. En nihayetinde, Katolik-protestan geriliminin sonucu olan laiklik ilkesi benimsenerek, kendi kendini sömürgeleştirme süreci kemale erdirilir.

Bu bağlamda Türkiye’nin Kemalist paradigma aracılığıyla maruz kaldığı sömürüyü, Mısır’ın 1798 ve sonrasında yaşadıklarıyla mukayese etmek mümkündür. Napolyon’un Mısır seferi bir çok açıdan dikkat çekicidir. Edward Said “oryantalizm kolonyalistlere keşif kolu hizmeti vermiştir” derken haklıdır. Bu tespit Mısır’ın Fransa tarafından sömürgeleştirilme sürecini gayet iyi özetler. Napolyon’un sadece askerlerle değil bilim adamlarıyla başlattığı bu sefer, oryantalizmin görkemli zaferlerinden biridir. Tarihçiler, filologlar, antropologlar, sosyologlar , tarih felsefecileri gibi birkaç düzine bilim adamından oluşan ekibiyle Napolyon, sadece Mısır’ın kaderini değiştirmekle kalmadı, etkileri bu güne kadar devam eden oryantalist dilin ve söylemin egemenliğini de tesis etti. Denebilir ki bu tarihten sonra Mısır, bugüne gelinceye kadar (faşist general Sisi öncülüğünde gerçekleşen darbenin de çok açık bir şekilde gösterdiği üzere) kolonyalist aklın tesirinden kurtulamadı. Napolyon’un hemen ardından Kavalalı Hanedanlığı aracılığıyla Mısır’ın yaşadığı modernleşme süreci, yer yer Osmanlı’yı bile geride bırakacak kadar radikaldi. Avrupa’ya öğrenci gönderme furyasına da öncülük eden Mısır ,modernleşme süreci boyunca, kolonyalist aklın döl yatağı olan aydınlanma ideolojisine adeta teslim oldu.

Mısır modernleşmesi, Osmanlı-Cumhuriyet Türkiye’sini anlamak için önemlidir. Nasıl ki Türkiye, Kemalizm tarafından cebri bir modernleşmeye (otokolonizayona) maruz kalmışsa, benzer şekilde, Mısır da Kemalistlerin/Jön Türklerin öncüsü Kavalalı-Tantavi ikilisi tarafından (20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise Nasır-Enver Sedat-Hüsnü Mübarek ve Sisi ile) aynı sürece şahitlik etmiştir. Mısır ve Türkiye’de radikal modernleşme adımlarını atanların (Kavalalı ve Mustafa Kemal özelinde) Balkan kökenli olması ise tarihin cilvesi olsa gerek(!)Her iki ülkenin de bir türlü belini doğrultamamasının sebeplerini bu ortak tarihi hafızada aramak gerekir herhalde. Ya da her iki ülkenin de dirilişi, bu ortak hafızayla cesaretle yüzleşmekten geçiyor.

 

Not: Bu yazı'm 09/01/2024 tarihinde farklibakis.com sitesinde aynı başlıkla yayımlanmıştır.

 

Kamil ERGENÇ


AddThis
 

Yorum ekle