okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün331
mod_vvisit_counterDün406
mod_vvisit_counterBu hafta1118
mod_vvisit_counterBu ay3896
mod_vvisit_counterHepsi1552270

Editörden

Derkenar (33)

Hapishaneler, kapatılma mekanları olarak her devirde en dikkat çeken yerler olmuşlardır. Suç ve ceza arasındaki (sebep-sonuç) ilişkisinin somutlaştığı bu mekanlar,bir yandan mer’i( yürürlükte) hukukun doğasına dair farkındalık kazandırırken diğer yandan herkesçe meşru kabul edilen bir otoritenin varlığına da işaret eder. Bir insanın suçlu olduğunu iddia ve ispat edip o suça istinaden “ceza” ver(ebil)mek için yazılı ya da sözlü fark etmez “yasa/şeriat” gerekir. Yasanın uygulanması içinse meşruiyeti tartışmalı olmayan bir otorite… Belirleyici olan yasa/şeriattır. Otoritenin kendisi de meşruiyetini oradan alır… Geleneğimiz “şeriatın kestiği parmak acımaz” derken, yasaya duyulan (duyulması gereken) güvene işaret etmiş olsa gerektir…

Ürkütücüdür hapishaneler… Sadece mahkumların kötü, tehlikeli ve zararlı kişiler olduğuna dair anlatı değildir buraları ürkütücü yapan… İnsanı hürriyetinden yoksun bırakan soğuk duvarlar, katı prosedürler ve envai çeşit suçtan hüküm giymiş olanlarla aynı havayı teneffüs etmenin zarureti de dahildir bu ürkütücülüğe… Merhum Aliya hapishanede geçen yıllarını anlatırken adi suçlularla değil de idealleri için mahkum olanlarla aynı koğuşta kalmanın kendisi için büyük bir nimet olduğundan bahseder…

 

Derkenar (31)

Tarih ilminin karizmatik kişiler ve onların yapıp etmeleri ya da görkemli/ihtişamlı/egzantrik olaylar ekseninde hamaset dozu yüksek bir yaklaşımla anlaşılmaya/yorumlanmaya çalışıldığı toplumların sahih bir tarih bilincine sahip olduğunu söylemek güçtür. Geçmiş hakkında konuşurken ulu şahsiyetlerin belirleyici ve tayin edici olduklarına dair anlatılar (ki bu anlatılar bir yönüyle mitolojik/masalsı öyküler olarak öne çıkar) motive edici olmaklığı bakımından etkili olsa da, içinde yaşanılan zamana sahih tanıklıklar geliştirmeye manidir. Mitolojiler toplumların zihin dünyalarına, yaşam tarzlarına, inanç/itikat kodlarına, insan-evren-zaman-mekan-tarih-devlet v.b tasavvur biçimlerine dair önemli izler taşır. Hatta mitolojilerin yazı öncesi tarihin anlaşılması/yorumlanması için anahtar role sahip oldukları bile söylenebilir.Öte yandan tarih, insanın yapıp etmelerinin ürünüdür. İnsanın zaaf ve imkanları bütün berraklığıyla tarihin penceresinden görülebilir. Bu nedenledir ki tarih bilmek (aynı zamanda) bütün yönleriyle insanı tanımak demektir.

 

Derkenar (30)

20.Milli Eğitim Şurası’nın, 1-3 Aralık 2021 tarihleri arasında toplanacağını bizzat Reis-i Cumhur açıkladı. Bu şuranın Türkiye’nin eğitim ufkuna yeni ufuklar açacağına olan inancını da ekleyerek… Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer de, şuranın ana başlığının “eğitimde fırsat eşitliği” olduğuna dikkat çekti ve (bu şurada) üç ana konuda ihtisas komisyonu kurulacağını beyan etti. Bunlar;

a)Temel Eğitimde fırsat eşitliği

b)Mesleki eğitimin iyileştirilmesi

c) Öğretmenlerin mesleki gelişimi

Şüphesiz önemli başlıklar… Ancak şimdiden bu şuranın ölü doğacağını (yani Reis-i Cumhurun dediği gibi Türkiye’nin eğitim ufkunu açmayacağını bilakis teknik-bürokratik ayrıntılar içinde boğulacağını) sorumlu bir eğitimci olarak söylemek zorundayım. Çünkü gündeme alınan başlıklar eğitim sistemimizin “esas (yani birincil) meseleleri” değil.Ancak şaşırmıyoruz…Cumhuriyet tarihimizde (bugüne kadar) yapılan 19 (yazıyla on dokuz) milli eğitim şurasının gündem maddelerini tek tek inceledim. 1921-1926 heyet-i ilmiye çalışmalarından 2014’e gelinceye kadar icra edilen milli eğitim şuralarının ana gündemleri genellikle; teknik ve mesleki eğitimin sorunları, müfredat tadilatı(kozmetik anlamda), öğretmen yeterlilikleri, mektep istatistikleri vb. gibi idari/bürokratik konulardır. Yaklaşık iki asırdır maruz kaldığımız zihinsel sömürgeleşmeye dair bir tek gündem yoktur.(merak edenler ilgili şura raporlarına şuradan ulaşabilirler.https://ttkb.meb.gov.tr/www/gecmisten-gunumuze-mill-egitim-sralari/icerik/328) Teknik/sınai/endüstriyel alanda Avrupa'nın bugününü kendi yarınımız yapmak adına Tanzimat’tan bu yana takip edilen mühendis-iktisatçı aklı hala revaçta…Bu sebeptendir ki, oldukça yetenekli teknik adamlarımız/kadınlarımız olmasına rağmen, ilmi/entelektüel derinlik sahibi insan kıtlığı yaşıyoruz. Neredeyse bütün milli eğitim şuralarının teknik-mesleki eğitim başlıklı gündeminin olması başka nasıl açıklanabilir? ( Not: Bu başlık/lar olmasın demiyorum. Elbette ki bir ülkenin mesleki-teknik eğitimini masaya yatırması çok mühimdir. Fakat aynı ihtimamı sosyal bilimler alanında da göstermek lazım gelir kanaatindeyim.)

 

Derkenar (29)

Temmuz Dergisi dikkat çekmiş olmasaydı “sinemanın Müslüman duruşlu sakin gücü” senarist/yönetmen Salih Diriklik’i tanıyamayacaktım. Kültür hayatının “yumuşak gücü” olarak tarif edilen sinema aracılığıyla Müslüman mahallesinin görsel sanatlar ufkunu açan Salih Diriklik 1951 İstanbul doğumlu… İstanbul İmam Hatip Okulu mezunu… 1969‘da tıp fakültesini kazandığında bile çocukluğundan beri ilgi duyduğu sinemayla ilişkisini devam ettirir.Henüz İmam Hatip’te okurken Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı romanından uyarlanan ve Yücel Çakmaklı’nın çektiği “birleşen yollar” filmi hakkında yazdığı yazıyı okulunun çıkardığı “Tohum” dergisinde yayınlatır. Bu yazı Çakmaklı’nın dikkatini çeker ve Salih Bey için sinemanın mutfağına giden yol açılır. Artık ikinci reji asistanı olarak çekimlere katılmaktadır.(Önemli Not: Birleşen Yollar filmi, Türkan Şoray’ın ilk defa “gerçek anlamda” tesettürlü ve Türk sinemasında “gerçek anlamda“ kurallara uyularak kılınan ilk namazın olduğu filmdir. Filmde ana karakter Feyza’nın elinde Bekir Topaloğlu’nun “İslam’da Kadın” ve Muhammet Hamidullah’ın “İslam’a Giriş“ ve “İslam Peygamberi” kitaplarının “görünür” olması da dönemin Türkiye’sinde İslamcı akımın “esin ve besin kaynaklarına” işaret etmesi bakımından manidardır. (Bkz. Hamza Türkmen’in Yazısı/ Temmuz Dergisi/ Haziran-2021/Sayı:55)

 

Derkenar (28)

11 Eylül’ün akabinde Afganistan’ı işgal ederek 1996-2001 yılları arasında (yaklaşık 5 yıl) iktidarda kalan Taliban rejimine son veren(!) ABD’nin, Katar üzerinden yürüttüğü “Afganistan’dan Çıkış” protokolünün, Taliban’ı kısa sürede iktidar yapacağını herhalde kimse beklemiyordu.20 yıllık ABD işgalinin Afganistan’da bazı şeyleri değiştirmiş olduğu varsayılıyordu. En azından Taliban’ın eski gücünde olmadığına inanılıyordu… Ancak tüm beklentiler boşa çıktı…Pekiyi bundan sonra ne olacak? Ne olacağını görmek ya da tahmin etmek için filmi biraz geriye sarmak gerekiyor. Taliban 1996-2001 yılları arasında iktidardaydı. 1979-1989 (yaklaşık 10 yıl) süren Afgan-Sovyet savaşından sonra başlayan iç savaş sonucunda iktidar olmuştu. Sovyetleri mağlup eden Afgan direniş grupları kendi aralarında çatışmaya başlayınca Taliban’a yol açılmıştı. Pakistan’ın özel desteğiyle kısa sürede palazlandı ve iktidara geldi. Medrese kökenli bir hareket olmasından dolayı Taliban(talebeler) adıyla anılıyordu. Nevzuhur bir hareket olmadığı gibi Batılılar tarafından da icat edilmemişti. Kendisini besleyen ciddi bir sosyolojik zemine sahipti. Özellikle Pakistan medreseleri bu konuda oldukça işlevseldi… Acı ama gerçek şu ki sadece Taliban değil halkı Müslüman beldelerde zuhur eden tüm örgütler (İŞİD, Boku Haram, Şebab, El Kaide,FETO v.b) yoktan var edilmiş yapılar değil bilakis Müslüman toplumların sosyolojisinin ürettiği gerçekliklerdir. Emperyalistler bu gerçekliği kendi emellerine hizmet ettirmek için manipüle edebilirler ama gerçekliği üretemezler.

 

Derkenar (26)

 

Yaklaşık sekiz asır boyunca İber Yarımadası’nda kalan Müslümanlar XV.yüzyılın sonuna ramak kala Yahudilerle birlikte kıta Avrupa’sından kovulduklarında, Avrupa Hıristiyanlığı, aynı yüzyılın ilk yarısı henüz geride bırakılmışken ellerinden çıkan Doğu Roma başkenti Konstaniyye’nin intikamını aldığından neredeyse emindi. Ama intikamın kemale ermesi için Müslümanların elinde İstanbul adını alan şehrin yeniden Ortodoksların eline geçmesi gerektiği gerçeğini ajandalarının en mutena köşesinde muhafaza etmeyi de ihmal etmediler. Aralarında Osmanlı’nın da olduğu dört imparatorluğu tarih sahnesinin dışına iten I.Dünya Savaşı’nın galipleri arasında yer alan Fransa, Şam’ı işgal ettiğinde ilk olarak Selahaddin’in mezarına gidip “Kalk Selahattin biz geri geldik” derken,İstanbul’un intikamını alma yolunda önemli bir mevzi daha kazandığının farkındaydı. Bu farkındalık II.Körfez Savaşı’nda Irak’ın kütüphanelerinin İngilizler tarafından yağmalanmasıyla tescillendi. Şimdilerde Bilad-ı Şam’ın, geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde (hem zihinsel hem de fiziksel olarak ) talan edilmesi de sözünü ettiğimiz bu farkındalıktan bağımsız değil. Asıl büyük savaş ise (aslında büyük hesaplaşma da diyebiliz) İstanbul’un üzerinden yapılacak… Selahattin’in mezarı tekmelendiğinde Eyyüp El Ensari’nin ve Fatih Sultan Mehmet’in türbelerine ne yapılacağı da anlaşılmıştı aslında (sahi anlaşılmış mıydı gerçekten? Eğer anlaşılmış idiyse Şam’ın ve Bağdat’ın talanına dolaylı yoldan da olsa neden ortak olduk?)

 

Derkenar (25)

Bütün üniversiteleri Avrupamerkezci bilgi (ki bu bilgi seküler/ırkçı/pozitivist ve sömürgecidir) tarafından ele geçirilmiş (fethedilmiş de diyebiliriz) bir ülkede, rektör ataması üzerinden süregiden tartışmalar, Türkiye’deki ilmi-entelektüel-akademik çölleşmenin/çoraklaşmanın/düzeysizliğin/ufuksuzluğun ve en önemlisi de “madunluğun” ürkütücü boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından manidardır. Gerek muhafazakar/milliyetçi/maocu kokuşmuşluk, pespayelik ve kepazelik düzeninin bani ve mümessilleri;gerekse de onlara muhalif(miş) gibi yapan, ama aslında bu ülkede aziz,mükerrem ve mübeccel İslam’ın put kırıcı,devingen ve inkılabi öğretisinin makes bulmasını engellemek için misyon üstlenmiş olan, (tüm bileşenleriyle) liberal/sol/kemalist hınç ve huşunet siyasi kültüründen ilham alan zavallılar, (dar-ül İslam) olan bu aziz ülkenin üniversitelerinde neden vahiy ve nübüvvet bilgisinin meşruiyetinin olmadığına ve/veya Avrupamerkezci bilgiyle barışık yaşamanın ne anlama geldiğine dair,ima yoluyla bile olsa,söz söyleyemiyor. Beyni dağlanmış olanlardan böyle bir beklenti içinde olmak anlamsızdır biliyorum. Derdim odur ki, bu ülkenin muteriz genç kuşakları, yakın geçmişte olduğu gibi, şimdi/ler/de de, siyasal tercihlerini kokuşmuşlukla sığlık arasında yapan politik figürlerin muzaffer gelecekleri için kendilerini heder etmesinler. Hamasi, popülist ve vülger siyasal dilin manipülasyon nesneleri olmasınlar… Zihinleri felç olmuş,algıları kireçlenmiş,gözleri ve kulakları perdeli, kalpleri tedebbür etmeyi terk etmiş olanların izlerini takip etmesinler… Mübarek İslam’ın put kırıcı öğretisinin mübelliği ve mübeşşiri cenab-ı peygamberin(s.a.v) izinden ayrılmasınlar… Bu izi onlara İslamcı ekol gösterebilirdi. Fakat bu ekol de bir süredir düzenli olarak aldığı muhafazakarlık/milliyetçilik ve ulus-devlet realizmi “zehirleri” nedeniyle yoğun bakım odasında can çekişiyor. Bu nedenle genç kuşaklar kurtuluşu protestan burjuva uygarlığının değer sisteminde arıyor… 19.yüzyılda “uygarlık misyonu”,20.yüzyılda “demokrasi ve insan hakları” klişeleriyle halklarımızı ayartan beyaz adam, 21.yüzyıl için “cinsel özgürlükler” klişesini üretti ve ayartmaya devam ediyor. Üniversitelerimiz epistemolojik ve metodolojik bağımlılıktan kurtulamadıkları, yani özellikle sosyal ve siyasal bilimler alanlarında vahiy ve nübüvvet bilgisinden ilham alan bir bilgi sistemi ve usul disiplini inşa edilemediği sürece, istersek bütün üniversitelere “molla rektör” atayalım , sonuç değişmeyecektir…

 

09/02/2021

Kamil Ergenç

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (24)

Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce ansiklopedi serisinin 10.cildi birkaç ay önce “feminizm” başlığıyla yayınlandı. Böylece Osmanlı’dan günümüze kadar feminizm hakkında konuşulanlar ve yazılanlar derli toplu bir muhtevaya kavuşmuş oldu. Yaklaşık 900 sayfalık bu çalışmanın, son yıllarda daha da artan feminizm odaklı tartışmalara önemli ölçüde katkı sağlayacağı söylenebilir. Kamuoyuna yansıyan boyutlarıyla oldukça yüzeysel bir bağlamda yapılan bu tartışmalar, umulur ki, daha niteliksel bir çerçevede gerçekleşir. “Aşmak için anlamak şart” ilkesi gereğince, özellikle de kendisini İslamcı havzada konumlandıran yapıların/hareketlerin bu eseri enine boyuna tartışması, feminizm ideolojisine ilham veren değer sistemini(paradigmayı) anlaması, kavramsal çerçevesini (örneğin “eril faillik”,”hegemonya”,”patriyarka”,”heteronormatif”,”ev içi emek” vs.) öğrenmesi ve ardından vahiy ve nübüvvet bilgisinden ilham alarak bu ideoloji hakkında beyanda bulunması, tabiri caizse put kırıcı bir söylemin mümessili olması, gerekir diye düşünüyorum.

Eserin giriş bölümünde 1918’de Mükerrem Belkıs’ın feminizm hakkında “en vasi cereyan” ifadesi dikkat çekiyor. Hatta Belkıs,döneminin en popüler ideolojisi olan sosyalizmin bile feminizm kadar vasi olmadığını öne sürüyor ve feminizmin “haksızlığı,müsavatsızlığı ve biçareliği kaldırarak…..ailelerde samimi bir muvazenet tesis etmek emelinde olduğunu” söylüyor.

Osmanlı’da feminizm sözcüğünün ilk kullanımı için,kesin olmamakla birlikte, 1899 tarihi veriliyor.1895-1908 arası yayınlanan “Kadınlara Mahsus Gazete” bu cereyanın(muhtemelen) daha önce de bilindiğini ve fakat ortaya çıkma fırsatı bulamadığını gösterir. Cumhuriyet modernleşmesinin ideolojik mimarı Ziya Gökalp’in(ki Mustafa Kemal “düşüncelerimin babası” Ziya Gökalp; “duygularımın babası” ise Namık Kemal’dir der.) “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde Türklerin “milli hars”ının zaten demokratik ve feminist karakterde olduğuna dair iddiası, feminizmin (dönem itibariyle) ne kadar etkili bir cereyan olduğunu göstermesi bakımından manidardır.

Ancak ilginçtir sosyalist çizginin feminizme öncülük etmeye başladığı 1970’li yıllardan sonra Cumhuriyetin elitist/kentli/üsttenci ve en önemlisi de Türkçü feminist çizgisi sorgulanmaya başlar. Seküler Kürtçü siyasal dilin mevzi kazanmasıyla birlikte “jineoloji(kadın bilimi)” adı altında çalışma başlatılır ve bu çalışma hem Gökalp’in doktrine ettiği Türkçü feminist dilin hem de Avrupamerkezci söylemin etkisinden kurtulmayı hedefler. Bunun için de Mezopotamya mitoloji kültüründen ilham almaya çalışır. Bir anlamda Dıpesh Chakrabarty’nin “Avrupayı Taşralaştırmak” düşüncesinden esinlenir.

Nasıl ki Gökalp, Türk milli harsının karakteristiğine vurgu yaparken müşrik Türk atalarından yardım aldıysa (aynısını) seküler Kürtçülük Mezopotamya’nın müşrik kodlarından “yüce kadın imgesi” türeterek yapmaya çalışır. Her iki yaklaşım da İslam’ı dışarıda tutmaya ve sadece bir kültür bileşeni olarak kabul etmeye yatkındır. Gökalp’ten ilham alan Cumhuriyet modernleşmesinin Türkçü kodları tarafından felç edilen zihinlerimiz, şimdi de Mezopotamya’ya has Gılgamış Destanı’ndaki erilliğin timsali tanrı Enkidu ile dişilliğin timsali tanrıça İnanna(İştar) arasındaki kavgadan ideoloji türetenler tarafından işgal edilecek.

Mübarek İslam’ın mükerrem öğretisinden ilham almak dururken, müşrik ataların tuğyanını allayıp pullayarak bu ülkenin Müslüman halkının zihinlerini kadavralaştıranlara karşı esaslı bir ilmi/entelektüel söylem ve bu söylemle mütenasip eylemlilik şart. Bunun yolu da vahiy ve nübüvvet bilgisinden ilham almaktan geçiyor.

 

28/01/2021

Kamil Ergenç

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 
Daha Fazla İçerik...