okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün34
mod_vvisit_counterDün308
mod_vvisit_counterBu hafta34
mod_vvisit_counterBu ay9175
mod_vvisit_counterHepsi1749544

Editörden

Derkenar (35)

Modern devletin alamet-i farikalarından biri (ve belki de en önemlisi) karşıtını-muhalifini massedebilmesi (emmesi-soğurması) dır…Öyle ki yeri geldiğinde en ateşli muarızlarını dahi kendine hizmet ettirir… Hatta onların muhalefetinin şiddetini kendisi için can suyu yapar… Kimi zaman da bir muhalifini (kendi icadı olan) başka bir muhalifle bertaraf eder… Pekiyi nasıl yapar bunu? “Kamusal alanda” meşruiyeti olan bilgiyi ve kamuoyunu endoktrine edecek enformasyon araçlarını tekelinde tutuyor olması sağlar ona bu imkanı… Fakat asıl avantajı muhalifinin müteyakkız olmaması (yani eleştirel dikkat ve deruni farkındalık bilinci zaafıyla malül olması) dır… Ve bir de ulufeye-makama-mansıba-güce perestiş etmesi…Bilginin öncülüğünde örgütlü-sistematik ve belli bir hedef doğrultusunda mücadele yürütenlerden hoşlanmaz modern devlet aygıtı… Bilir ki böyleleri kolaylıkla manipüle edilemez, kullanılamaz,kontrol altına alınamaz… O, “kullanışlı muhalif “ leri sever…

 

Derkenar (34)

Yakın tarihimizde olup bitenlere dair farkındalığımız bugünü ve yarını inşa ederken en önemli istinatgahlarımızdan biridir. Geçmişi bilmek bugün olup bitenlerin nedenlerini bilmektir. Tarih, zannedildiğinin aksine, bitmiş bir sürecin adı değil, halen yaşanmakta olanın adıdır. Dün-bugün-yarın sözcüklerinin birbirleriyle olan merbutiyetidir bu tespitimizin dayanağı… ”Yarın” ve “dün” diyebilmek için “bugün”e ihtiyacımız var… Demek ki bugün yapıp ettiklerimiz yarının tarihidir aynı zamanda… Binaenaleyh yaşarken inşa ediyoruz yarının tarihini… Bu nedenle “geçmiş” olarak adlandırdığımız ne varsa aslında bizim (yani insanın) hikayemizdir. Aslolan bu hikayeden insan denen mahlukun zaaf ve imkanlarını öğrenmek ve gereken dersi çıkarmaktır. İbret alınan tarihin tekerrür etmeyeceği erbabının malumudur. Yüce Kur’an’da oldukça hacimli yer tutan kıssaların hikmeti de (kanaatimce) budur… Zamana tevhidi perspektiften bakmamızı salık veren mübarek Kitabımız, dün-bugün-yarın arasında kopmaz bir bağ olduğuna işaret ederek ilerlemeci(doğrusal-lineer) tarih tasavvurunun gayr-ı meşruluğunu beyan etmiş olur…

 

Derkenar (33)

Hapishaneler, kapatılma mekanları olarak her devirde en dikkat çeken yerler olmuşlardır. Suç ve ceza arasındaki (sebep-sonuç) ilişkisinin somutlaştığı bu mekanlar,bir yandan mer’i( yürürlükte) hukukun doğasına dair farkındalık kazandırırken diğer yandan herkesçe meşru kabul edilen bir otoritenin varlığına da işaret eder. Bir insanın suçlu olduğunu iddia ve ispat edip o suça istinaden “ceza” ver(ebil)mek için yazılı ya da sözlü fark etmez “yasa/şeriat” gerekir. Yasanın uygulanması içinse meşruiyeti tartışmalı olmayan bir otorite… Belirleyici olan yasa/şeriattır. Otoritenin kendisi de meşruiyetini oradan alır… Geleneğimiz “şeriatın kestiği parmak acımaz” derken, yasaya duyulan (duyulması gereken) güvene işaret etmiş olsa gerektir…

Ürkütücüdür hapishaneler… Sadece mahkumların kötü, tehlikeli ve zararlı kişiler olduğuna dair anlatı değildir buraları ürkütücü yapan… İnsanı hürriyetinden yoksun bırakan soğuk duvarlar, katı prosedürler ve envai çeşit suçtan hüküm giymiş olanlarla aynı havayı teneffüs etmenin zarureti de dahildir bu ürkütücülüğe… Merhum Aliya hapishanede geçen yıllarını anlatırken adi suçlularla değil de idealleri için mahkum olanlarla aynı koğuşta kalmanın kendisi için büyük bir nimet olduğundan bahseder…

 

Derkenar (31)

Tarih ilminin karizmatik kişiler ve onların yapıp etmeleri ya da görkemli/ihtişamlı/egzantrik olaylar ekseninde hamaset dozu yüksek bir yaklaşımla anlaşılmaya/yorumlanmaya çalışıldığı toplumların sahih bir tarih bilincine sahip olduğunu söylemek güçtür. Geçmiş hakkında konuşurken ulu şahsiyetlerin belirleyici ve tayin edici olduklarına dair anlatılar (ki bu anlatılar bir yönüyle mitolojik/masalsı öyküler olarak öne çıkar) motive edici olmaklığı bakımından etkili olsa da, içinde yaşanılan zamana sahih tanıklıklar geliştirmeye manidir. Mitolojiler toplumların zihin dünyalarına, yaşam tarzlarına, inanç/itikat kodlarına, insan-evren-zaman-mekan-tarih-devlet v.b tasavvur biçimlerine dair önemli izler taşır. Hatta mitolojilerin yazı öncesi tarihin anlaşılması/yorumlanması için anahtar role sahip oldukları bile söylenebilir.Öte yandan tarih, insanın yapıp etmelerinin ürünüdür. İnsanın zaaf ve imkanları bütün berraklığıyla tarihin penceresinden görülebilir. Bu nedenledir ki tarih bilmek (aynı zamanda) bütün yönleriyle insanı tanımak demektir.

 

Derkenar (30)

20.Milli Eğitim Şurası’nın, 1-3 Aralık 2021 tarihleri arasında toplanacağını bizzat Reis-i Cumhur açıkladı. Bu şuranın Türkiye’nin eğitim ufkuna yeni ufuklar açacağına olan inancını da ekleyerek… Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer de, şuranın ana başlığının “eğitimde fırsat eşitliği” olduğuna dikkat çekti ve (bu şurada) üç ana konuda ihtisas komisyonu kurulacağını beyan etti. Bunlar;

a)Temel Eğitimde fırsat eşitliği

b)Mesleki eğitimin iyileştirilmesi

c) Öğretmenlerin mesleki gelişimi

Şüphesiz önemli başlıklar… Ancak şimdiden bu şuranın ölü doğacağını (yani Reis-i Cumhurun dediği gibi Türkiye’nin eğitim ufkunu açmayacağını bilakis teknik-bürokratik ayrıntılar içinde boğulacağını) sorumlu bir eğitimci olarak söylemek zorundayım. Çünkü gündeme alınan başlıklar eğitim sistemimizin “esas (yani birincil) meseleleri” değil.Ancak şaşırmıyoruz…Cumhuriyet tarihimizde (bugüne kadar) yapılan 19 (yazıyla on dokuz) milli eğitim şurasının gündem maddelerini tek tek inceledim. 1921-1926 heyet-i ilmiye çalışmalarından 2014’e gelinceye kadar icra edilen milli eğitim şuralarının ana gündemleri genellikle; teknik ve mesleki eğitimin sorunları, müfredat tadilatı(kozmetik anlamda), öğretmen yeterlilikleri, mektep istatistikleri vb. gibi idari/bürokratik konulardır. Yaklaşık iki asırdır maruz kaldığımız zihinsel sömürgeleşmeye dair bir tek gündem yoktur.(merak edenler ilgili şura raporlarına şuradan ulaşabilirler.https://ttkb.meb.gov.tr/www/gecmisten-gunumuze-mill-egitim-sralari/icerik/328) Teknik/sınai/endüstriyel alanda Avrupa'nın bugününü kendi yarınımız yapmak adına Tanzimat’tan bu yana takip edilen mühendis-iktisatçı aklı hala revaçta…Bu sebeptendir ki, oldukça yetenekli teknik adamlarımız/kadınlarımız olmasına rağmen, ilmi/entelektüel derinlik sahibi insan kıtlığı yaşıyoruz. Neredeyse bütün milli eğitim şuralarının teknik-mesleki eğitim başlıklı gündeminin olması başka nasıl açıklanabilir? ( Not: Bu başlık/lar olmasın demiyorum. Elbette ki bir ülkenin mesleki-teknik eğitimini masaya yatırması çok mühimdir. Fakat aynı ihtimamı sosyal bilimler alanında da göstermek lazım gelir kanaatindeyim.)

 

Derkenar (29)

Temmuz Dergisi dikkat çekmiş olmasaydı “sinemanın Müslüman duruşlu sakin gücü” senarist/yönetmen Salih Diriklik’i tanıyamayacaktım. Kültür hayatının “yumuşak gücü” olarak tarif edilen sinema aracılığıyla Müslüman mahallesinin görsel sanatlar ufkunu açan Salih Diriklik 1951 İstanbul doğumlu… İstanbul İmam Hatip Okulu mezunu… 1969‘da tıp fakültesini kazandığında bile çocukluğundan beri ilgi duyduğu sinemayla ilişkisini devam ettirir.Henüz İmam Hatip’te okurken Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı romanından uyarlanan ve Yücel Çakmaklı’nın çektiği “birleşen yollar” filmi hakkında yazdığı yazıyı okulunun çıkardığı “Tohum” dergisinde yayınlatır. Bu yazı Çakmaklı’nın dikkatini çeker ve Salih Bey için sinemanın mutfağına giden yol açılır. Artık ikinci reji asistanı olarak çekimlere katılmaktadır.(Önemli Not: Birleşen Yollar filmi, Türkan Şoray’ın ilk defa “gerçek anlamda” tesettürlü ve Türk sinemasında “gerçek anlamda“ kurallara uyularak kılınan ilk namazın olduğu filmdir. Filmde ana karakter Feyza’nın elinde Bekir Topaloğlu’nun “İslam’da Kadın” ve Muhammet Hamidullah’ın “İslam’a Giriş“ ve “İslam Peygamberi” kitaplarının “görünür” olması da dönemin Türkiye’sinde İslamcı akımın “esin ve besin kaynaklarına” işaret etmesi bakımından manidardır. (Bkz. Hamza Türkmen’in Yazısı/ Temmuz Dergisi/ Haziran-2021/Sayı:55)

 

Derkenar (28)

11 Eylül’ün akabinde Afganistan’ı işgal ederek 1996-2001 yılları arasında (yaklaşık 5 yıl) iktidarda kalan Taliban rejimine son veren(!) ABD’nin, Katar üzerinden yürüttüğü “Afganistan’dan Çıkış” protokolünün, Taliban’ı kısa sürede iktidar yapacağını herhalde kimse beklemiyordu.20 yıllık ABD işgalinin Afganistan’da bazı şeyleri değiştirmiş olduğu varsayılıyordu. En azından Taliban’ın eski gücünde olmadığına inanılıyordu… Ancak tüm beklentiler boşa çıktı…Pekiyi bundan sonra ne olacak? Ne olacağını görmek ya da tahmin etmek için filmi biraz geriye sarmak gerekiyor. Taliban 1996-2001 yılları arasında iktidardaydı. 1979-1989 (yaklaşık 10 yıl) süren Afgan-Sovyet savaşından sonra başlayan iç savaş sonucunda iktidar olmuştu. Sovyetleri mağlup eden Afgan direniş grupları kendi aralarında çatışmaya başlayınca Taliban’a yol açılmıştı. Pakistan’ın özel desteğiyle kısa sürede palazlandı ve iktidara geldi. Medrese kökenli bir hareket olmasından dolayı Taliban(talebeler) adıyla anılıyordu. Nevzuhur bir hareket olmadığı gibi Batılılar tarafından da icat edilmemişti. Kendisini besleyen ciddi bir sosyolojik zemine sahipti. Özellikle Pakistan medreseleri bu konuda oldukça işlevseldi… Acı ama gerçek şu ki sadece Taliban değil halkı Müslüman beldelerde zuhur eden tüm örgütler (İŞİD, Boku Haram, Şebab, El Kaide,FETO v.b) yoktan var edilmiş yapılar değil bilakis Müslüman toplumların sosyolojisinin ürettiği gerçekliklerdir. Emperyalistler bu gerçekliği kendi emellerine hizmet ettirmek için manipüle edebilirler ama gerçekliği üretemezler.

 

Derkenar (26)

 

Yaklaşık sekiz asır boyunca İber Yarımadası’nda kalan Müslümanlar XV.yüzyılın sonuna ramak kala Yahudilerle birlikte kıta Avrupa’sından kovulduklarında, Avrupa Hıristiyanlığı, aynı yüzyılın ilk yarısı henüz geride bırakılmışken ellerinden çıkan Doğu Roma başkenti Konstaniyye’nin intikamını aldığından neredeyse emindi. Ama intikamın kemale ermesi için Müslümanların elinde İstanbul adını alan şehrin yeniden Ortodoksların eline geçmesi gerektiği gerçeğini ajandalarının en mutena köşesinde muhafaza etmeyi de ihmal etmediler. Aralarında Osmanlı’nın da olduğu dört imparatorluğu tarih sahnesinin dışına iten I.Dünya Savaşı’nın galipleri arasında yer alan Fransa, Şam’ı işgal ettiğinde ilk olarak Selahaddin’in mezarına gidip “Kalk Selahattin biz geri geldik” derken,İstanbul’un intikamını alma yolunda önemli bir mevzi daha kazandığının farkındaydı. Bu farkındalık II.Körfez Savaşı’nda Irak’ın kütüphanelerinin İngilizler tarafından yağmalanmasıyla tescillendi. Şimdilerde Bilad-ı Şam’ın, geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde (hem zihinsel hem de fiziksel olarak ) talan edilmesi de sözünü ettiğimiz bu farkındalıktan bağımsız değil. Asıl büyük savaş ise (aslında büyük hesaplaşma da diyebiliz) İstanbul’un üzerinden yapılacak… Selahattin’in mezarı tekmelendiğinde Eyyüp El Ensari’nin ve Fatih Sultan Mehmet’in türbelerine ne yapılacağı da anlaşılmıştı aslında (sahi anlaşılmış mıydı gerçekten? Eğer anlaşılmış idiyse Şam’ın ve Bağdat’ın talanına dolaylı yoldan da olsa neden ortak olduk?)

 
Daha Fazla İçerik...