okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün514
mod_vvisit_counterDün478
mod_vvisit_counterBu hafta2460
mod_vvisit_counterBu ay7184
mod_vvisit_counterHepsi1341510

Kimler Sitede

Şu anda 12 ziyaretçi çevrimiçi

Tek Parti İktidarı (Türkiye'de Seçimler 1923-1946)

Tek Parti dönemini; arşiv, gazete ve çeşitli basılı kaynaklardan faydalanılarak inceleyen eser zamana tanıklık etme ve yorumlama anlamında ciddi bir çalışma olmuştur. Kitabın özetinden ziyade analizini yapmaya gayret edersek şu sonuçları çıkarabiliriz:

            Osmanlı’nın son dönemlerinde baş gösteren ve İttihat ve Terakki çevresinde oluşan siyasi gelişmeler kendisini; “Meşrutiyet Kanunları” ve “Meclis-i Mebusan” gibi yapılarda göstermiştir. Bu yeni gelişmeler daha çok Avrupa’dan esinlenerek ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler 1923 yılına kadar devam etmiş ve Cumhuriyetin ilanıyla yeni bir sürece girmiştir.

            Yeni süreci her şeyin yeniden yapılandırıldığı bir süreç olarak okumak doğru olmayacaktır. Yani 1923 öncesi süreci doğru anlamak için en azından 1908’li yıllara gitmek lazım; hatta Abdülhamit öncesine.

1923 yılında yapılan seçimlere bakarsak milletvekillerinin; Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya’dan oluşan çoğunluk göze çarpmaktadır. (Yeni bir yapı değil devam ede gelen bir sürecin yaşandığı aşikardır.)

            Türkiye coğrafyasını aşan bir meclis yapısından bahsedilebilir. Türkiye sınırlarını gözeten milli bir meclis ve yönetim kurmaya çalışılsa da Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Selanik doğumlu olması nedeniyle bu engele takılmış ve “milli meclis” uygulamasından vazgeçilmiştir. (Sayfa: 27)

 

Angeline Jolie and Elif Şafak

 

 

Editörün Notu: Sömürgeci bilginin havarisi Türkiyeli bir aydın... Hizmetinin karşılığı olarak dünyanın en prestijli gazetesinde (The Time) ağırlanmış... "Beyaz adam" hizmetçilerini ödüllendirmekte pek cömerttir... 

Angelina Jolie, Elif Şafak ile Erkeklerin Neden Kadın Hakları Mücadelesine Katılmaları Gerektiği Hakkında Konuşuyor.

 

İngilizceden Çeviren: İbrahim Karapolat

Türk vatandaşları, hükümetlerinin Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile içi şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla. Mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararını protesto etmek için sokaklara döküldühttps://www.bbc.com/news/world-europe-56516462. Adından da anlaşılacağı gibi, bu İnsan Hakları Antlaşması, on yıl önce ilk kurulduğunda Türkiye tarafından savunuldu. Anlaşma, hükümetlerin aile içi şiddet, evlilikte tecavüz ve kadın sünneti de dahil olmak üzere kadınlara ve kızlara yönelik şiddete karşı yasa koymalarını ve kovuşturmalarını gerektirir. Türk Hükümeti, anlaşmanın “eşcinselliği normalleştirmek” ve Türk aile değerlerini baltalamak için kullanıldığını iddia etti. Eleştirmenler, bunun hükümetin muhafazakar müttefiklerle olan tutumunu kadınlar ve azınlıklar pahasına da olsa artırma girişimi olduğunu söylüyor. Türk asıllı romancı ve düşünür Elif Şafak ile kriz hakkındaki görüşlerini konuştum. O ve ben ilk olarak geçen yıl, mülteci meseleleri hakkında pandeminin başlangıcında konuşmaya başladık. Bu son haberden sonra kendisine tekrar ulaştım. Türkiye'nin bu kararını geri çekmesi için mücadele eden kadın ve erkekler, ve bu durumun kadın haklarının küresel durumu hakkında bize ne söylediği hakkında konuştuk. "Bir kavşaktayız” dedi. “Birçok kadın eşitlik talep ediyor, adalet talep ediyor. Kendi hayatlarını inşa etmek, çocukları için daha iyi bir gelecek inşa etmek istiyorlar. Ancak bu güç değişimi tehlikeli bir tepkiyle geliyor.”

 

Kültürel Kolonyalizm: Entegrasyonun Kaygan Zemini

Sadaf Javdani

İngilizceden Çeviren:İbrahim Karapolat

Göçmenlerin ev sahibi ülkenin sosyal ve kültürel normlarına uymaları gerektiğine dair yaygın bir inanç vardır ve istisnai ve ayrımcı önlemlerle dolu ve milliyetçi gündemi güçlendirse dahi, yine de göçmenlerin "entegrasyonunu" uygulaması ve anlayışının temellerinden biri haline gelmiştir. Egemen bir kültürü göçmenlere ya da herhangi bir sosyal gruba ve azınlık nüfusa empoze etmek – bu kez entegrasyon adına, aslında onları daha da ötekileştirmenin ters etkisine sahip olan bir kültürel hegemonya uygulamasıdır. Bunu akılda tutarak, bir kişinin değeri ve geleceği, Avrupai normallik ideasını yürütmedeki başarıları tarafından belirlendiğinde, göçmen entegrasyon söylemine, katılım, çeşitlilik ve kesişme gibi kavramları hala dahil edip edemeyeceğimizi merak edebiliriz. Ve daha da önemlisi, göçmenlere karşı vatandaş kategorilerini tanımladığımız ve buna göre kimin entegre edilmesi gerektiğine karar verdiğimiz ilkeleri sorgulayabiliriz.Farklı insan gruplarını tek bir bütün halinde birleştirmek veya birleştirmek için bir süreç veya eylem olarak tanımlanan entegrasyon genellikle “başarılı” bir göç sürecinin temeli olarak algılanmaktadır. Bununla birlikte, pratikte, entegrasyon demokratize edilmiş tanımına uygun değildir. Gerçekte, entegrasyon, ev sahibi toplumun göçmenlerle beraber canlı, güvenli ve uyumlu mekanlar inşa etmek için çalıştığı dinamik bir süreç oluşturması yerine, asimilasyon denen ve "yabancının", baskın olan Avrupai ve Hristiyan norm ve değerlerine uyum sağlamasının beklendiği bir süreç olarak uygulanıyor. Dahası, göçmen entegrasyonu kavramı, “etiketlenmiş göçmenlerin” aidiyetini refleks olarak siler ve “cinsiyete dayalı ve ırksal olmayan aidiyet üretir."[1] çeşitliliği kabul eder, ancak sadece normdan ayrılmasıyla ilgili olarak ve bunu yaparak, mevcut güç hiyerarşilerinin ve ataerkilliğin temel yönlerini korurken, egemen ulusal dili ana dilden yana tutar.

 

Sürgün Öğretmen

 

 

Yolu olmayan bir köye sürgün edilen Ali Öğretmen bir rehber eşliğinde sarp ve kayalık patikalar aşa aşa köye ulaşır. Ancak asıl aşılması zor olanın insanları kuşatan cehalet, hurafeler olduğu ve insanların din diye yaşadıkları yanlış inançlar olduğunu müşahede eder. Bunların yanında aşılması gereken nice zorluklar da vardı. Amir- memur - reaya ilişkisinden süregelen endişe ve korkulardan hareketle köylü, her memura ve amire hak etmedikleri saygınlığı atfetmiş, onların her türlü haksızlık ve zalimane davranışlarına boyun eğip rıza göstermiştir. Bu durum; köylüyü ezik ve hor görülen, adeta insan yerine koyulmayan birer nesne haline getirmişti. Nesneleştirilmiş bir insan topluluğunun hak ve hukukundan söz etmek şöyle dursun, sefalet içindeki bu insanların elindeki ekmeğe dahi göz diken tamahkar ve insafsız yöneticiler; Ali Öğretmen'i haddinden fazla müteessir eder.

 

Platon (Devlet)

  Antik Yunan medeniyetinin parlak dönemlerinin son demlerine yetişen Platon’un (Eflatun) elimizdeki devlet isimli yapıtı aslında on ayrı kitaptan (bölüm) oluşur. Öğretmeni olan Sokrates, diyaloglar şeklinde geçen kitabın baş aktörüdür. Platon bu eserinde hayalindeki ideal devletin nasıl olması gerektiğini karşılıklı tartışmalar şeklinde resmetmek ister. Oluşturduğu devlet yapılanmasında kendinden önceki Sparta devlet modelinden ciddi olarak etkilendiği söylenir.

     Platon, devleti canlı bir organizma olarak görür ve bunun doğal bir gerçeklik olduğunu öne sürer. O’na göre devlet aslında insanın büyütülerek kurumsal bir yapıya dönüşmesidir. Yaratılışı gereği yalnız yaşayamayan insan ihtiyaçlarını karşılamak için bir araya gelmek durumundadır. Bir arada yaşamak zorunda olan insan ilişkileri ise şehir/devlet yapılanmasını beraberinde getirir.

     Kitap yaşlılık üzerine kısa bir sohbet ile başlar, bedenin yaşlanması arttıkça tatlı sohbete duyulan ihtiyacın ve bundan duyulan hazzın aynı oranda arttığı; yaşlanmanın büyük bir huzur, kutsal bir azatlık (tutku ve isteklerden) olduğu vurgulandıktan sonra asıl konuya doğru ilerlenir. Tartışmaya adaletin ne olduğu sorusuyla ve bunun insana fayda verip vermediği ile başlanır. Kitabın üslubu Sokrates karakteri ile diğerlerinin karşılıklı diyalogu şeklindedir. Bu da daha çok onların soru sorması hatta yönlendirilmiş sorular sorması, Sokrates’in ise onları bazen direk bazen de karşı sorular sorup cevaplandırması şeklinde olmaktadır. Adalet güçlünün çıkarlarını korumanın bir aracı mıdır? Yoksa herkese kendine uygun olanı vermek midir? Konuları ele alınır. Yine adalet haksızlığa uğramamak için haksızlık yapmamak formülünden mi doğmuştur? Yoksa kişinin son nefesine kadar uyması gereken, Allah’a ve kendisine karşı sorumlu olduğu bir erdem midir? Adalet yalnız zahmetli bir iş midir? Yoksa mutluluk da getirir mi?

     Platon yukarıdaki soruları tartışmaya, adalet nedir, adil insan kimdir denkleminden adil kent/devlet yapılanması nasıldır? Diyerek cevap vermeye başlıyor. Çünkü büyük bir organizma olan devlette bu tartışmanın daha net olarak görülebileceğine inanıyor.

 

Droning On The Middle East

Yazan:Francis Fukuyama

İngilizceden Çeviren: İbrahim Karapolat

Editörün Notu: Yazdığı "Tarihin Sonu ve Son İnsan" kitabıyla ABD emperyalizmine sadakatini izhar eden Fukuyama,İHA'ların Türkiye'nin bölgesel ağırlığına katkısını yazmış...

 

2010’ların başında, İHA'larla ilk oynamaya başladığımda, Financial Times'da bir drona sahip olabilseydim, bunu herkesin yapabileceğini ve bunun küresel politika için büyük etkileri olacağını varsaydım.https://www.youtube.com/watch?v=ry9DRiIXcp0https://www.ft.com/content/9cc59dce-5e27-11e1-8c87-00144feabdc0 O zaman, İHA teknolojisi büyük ölçüde ABD ve İsrail tarafından kontrol ediliyordu, ancak bunun geniş çapta bir şekilde yayılmasının ve devletler arası çatışmanın doğasını değiştirmesinin kaçınılmaz olduğunu ortaya koydum. Hayal ettiğim özel kullanım, suikastlar içindi ve Henry Sokolski https://www.americanpurpose.com/articles/dr-strangeloves-new-passion-precision-guided-mayhem/kısa süre önce bu sayfalarda nükleer santraller gibi kritik altyapıya karşı kullanılabilecekleri öne sürdü. Bu tehditlerin hiçbiri henüz büyük bir çapta ortaya çıkmadı, ancak küresel manzara askeri İHA'lar tarafından çoktan değiştirildi.

Bu gelişmenin ana aktörü, otokratik Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan altındaki Türkiye'dir. Ülke kendi yerli İHA'larını geliştirdi ve bunları son askeri çatışmalarda yıkıcı bir etki için kullandı: Libya, Suriye, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki Dağlık Karabağ savaşında ve kendi sınırları içinde PKK'ya karşı mücadelede. Bu süreçte, Rusya, Çin veya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha fazla sonuç şekillendirme yeteneğine sahip büyük bir bölgesel oyuncu olmaya kendini yükseltti.

 

Ulusal Kimlik: Türk Ulusçuluğunun Doğuşu

 

Kitap iki ana bölüm ve son bölümde yer alan uzun bir ekler kısmından oluşuyor.

Yazar, giriş bölümünde, Türk uluslaşma kurgusu üzerinden Ulus olgusunun modern karakterini test etmeyi amaçladığını ifade ediyor.

Ulusal Kimlik başlıklı birinci bölümde, öncelikle aynılığı/benzerliği ifade eden kimlik kavramı, etimolojik ve anlam derinliği bakımından masaya yatırılıyor.

Kimlik, uzun bir tarihi olmakla birlikte popülaritesini 20. yy. da kazanmıştır. Modernleşme öncesi geleneksel anlayışta Tanrı merkezli ve dinsel kurumlara bağlı insan anlayışı, aydınlanma ile akıl odaklı ve bireyi merkeze alan bir sürece evrilir. Tarihin dışına itilen geçmiş toplumsallıkların yerine, modern bireyin önüne yeni yapılar çıkartılır. Modernitenin ürettiği toplumsal kimliklerden en yaygını ise ulusal kimliktir.

Ulusal kimliğin tartışma üstü üç dayanağı olduğunu söyleyen yazar, alt başlıkları ile bu temel öğeleri incelemeye alır.

 

Hümanizm Tutmadı(!) Post-Hümanizm Verelim(!)

İnsanı tanı(mla)ma çabasına dair anlatı asırlara baliğdir. Hakkında filozofların, ediplerin, şairlerin, alimlerin en fazla mürekkep akıttığı mesele herhalde insanın bu dünyadaki varlığının anlamı ve gayesi olsa gerek. Bilinen insanlık tarihinin her safhasında insanın nereden gelip nereye gittiği, varoluşunun amacının ne olduğu, potansiyeli, karakteri, zaafları v.b hususlar hakkında dile getirilen kanaatlere rastlamak mümkündür. Düşünce tarihi, insanın anlam arayışının tarihidir dersek herhalde abartmış olmayız. Bu arayış materyalizm, pozitivizm, sicientisizm, hedonizm, hümanizm, sosyalizm, egzistansiyalizm v.b farklı ideolojik kampların inşasında etkili olmuştur. Ancak tüm bu kamplar hakikatin sadece bir cüzüyle temas kurabilmiş fakat insana dair bütüncül ve kamil bir öğretinin mümessili olmayı başaramamışlardır.